Zonguldaktaki yükseköğrenim kurumları, günümüzden geçmişe doğru sıralanacak olursa, şimdiki Bülent Ecevit Üniversitesinin (BEÜ) öncesinde, Karaelmas Üniversitesinin, onun öncesinde, Hacettepe Üniversitesi Zonguldak Mühendislik Fakültesinin, onun öncesinde, Zonguldak Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinin (ZDMMA), onun
da öncesinde, 1924 yılında açılan ve (arada bazı kesintiler olsa da) 1962 yılında kapatılan Zonguldak Maden Mühendis Mektebinin olduğu görülür. Neredeyse bir insan ömrüne sığacak bir sürede, bir kentteki yükseköğretim kurumunun bu kadar değişim geçirmesi, ülkedeki ve dünyadaki değişimlerin de bir göstergesi olsa gerek.
Bu durumda, 1454 yılında açılan İstanbul Üniversitesinden, 1773 yılında açılan İstanbul Teknik Üniversitesinden ve 1911 yılında açılan Yıldız Teknik Üniversitesinden sonra, BEÜ, ülkemizde kökü en eskiye giden dördüncü yükseköğrenim kurumu olduğu söylenebilir. Bir başka ifade ile ülkemizde halen var olduğu bilinen 200 kadar üniversiteden 197si yok iken, Zonguldakta bir yükseköğrenim kurumu bulunuyordu. Bu durumun Zonguldak için övünülecek bir ayrıcalık olduğuna kuşku yoktur.
BEÜNÜN TEMELİNDE ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEBİ VAR
Bu anlatımdan da anlaşılacağı üzere, bugünkü BEÜnün başlangıcının 1924 yılında açılan Zonguldak Maden Mühendis Mektebi olmasından daha uygun bir durum olamaz.
Bu okulun çok değerli mineroloji (maden) koleksiyonlarının ve (daha önce yine Pusulada hikayesi anlatılan bir yazımıza konu olan) maden topoğrafyası ölçme aletlerinin de halenBEÜde olması da bu mirasın belgelerini oluşturuyor. Hele bir de, okulun halen Zonguldak Endüstri Meslek Lisesinin kullanımında olan tarihi binasının da (eğer istenirse!) asıl sahibi olması gereken üniversiteye verilmesi, bu mirasın tapusunu oluşturacaktır. Ancak tüm üniversiteler ve kuruluşlar, kuruluş tarihlerinin eskiliği ile övünürken, BEÜnün 1992 yılını kuruluş yılı olarak almasını anlamak zordur.
1975 yılında (her bölümünde üç profesör olmadığı için) Yıldız Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisine bağlıolarak açılan Zonguldak Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (ZDMMA) ise, (kapatılan Maden Mühendis Mektebinin yerine), 1962 tarih ve 162 sayılı kanunla açılmasına karar verilen Zonguldakta Yeni Bir Teknik Okul Açılması ile ilgili kanuna göre açılmıştı.
Açılışın gerçekleşmesinde, bilhassa, başta Maden İşçileri Sendikası olmak üzere, ildeki tüm sivil toplum kuruluşlarından ve tüm Zonguldak halkından (Bu arada o yıl üniversiteye giremeyen çocukları olan ailelerden) gelen kamuoyu baskıları önemli rol oynamıştı.
Akademinin ilk (kurucu) başkanı, İstanbul DMMA tarafından görevlendirilen İnşaat Yüksek Mühendisi Öğretim Görevlisi rahmetli Burhan Çağlarerdi. Bu satırların yazarının da Akademiye geçmesinde istek ve teşvikleri olan rahmetli, Karayolları Teşkilatında önemli görevler üslenmiş iyi ve deneyimli bir karayolcu ve eğitimci olmanın yanı sıra aynı zamanda iyi bir Türk dili ve doğa sevdalısıydı.
Akademinin kuruluşundan 1982 yılında, Hacettepe Üniversitesine bağlanana kadar olan zaman içinde, genelde, Maden Mühendisliği Bölümünün öğretim elemanı ihtiyacı, İstanbul Teknik Üniversitesinden, Makine Mühendisliği Bölümünün öğretim elemanı ihtiyacı ise İstanbul DMMAdan, Akademinin kendi vasıtaları ile yapılantaşımalarla gerçekleştiriliyordu. Ancak yine de eğitim- öğretimin asıl yükünü, Akademi ve Bölüm yönetimleri ile bölümlerde görev yapan bir avuç kadrolu öğretim elemanı çekmekiyordu.
Günümüzde bu kadrodan geride kalan birkaçı (Kelaynak kuşları gibi!) halen göreve devam ederken, diğerleri ya rahmana yürümüş ya da gün geçtikçe azalan sayı ve hızlarla, geride bıraktıkları yolların anılarıyla, (Akademi yoluna da sapmadan!), yürüyüşlerini sürdürmektedirler.
AKADEMİNİN KURUCU BAŞKANI RAHMETLİ BURHAN ÇAĞLARER VE DİĞERLERİ UNUTULMAMALI
Değerli okurlarımın, Akademinin ilk aylarındaki ve yıllarındaki durumunu anlayabilmeleri için, o dönemin koşullarından biraz söz etmekte yarar görüyorum.
Her tarafı açık, her yerinden insanların, mahallenin hayvanlarının gelip geçtiği, gezindiği; kampüs içi yolları toprak olan, yağışlı havalarda personelin lojmanlarından bürolarına, keçi yollarından çizme ile gidip geldiği, içinde kamulaştırma öncesinden kalma birkaç meyve ağacından ve defne çalılarından başka ağacın olmadığı, terk edilmiş inşaat şantiyesi görünümünde bir kampüs (Külliye!) arazisi ve;
Neredeyse tamamının çatısı, lavabo tavanları akıtan; kapısı, penceresi doğru, dürüst örtülüp kapanmayan binalar; yağışlı havalarda ortasına kovalar konulan sınıflar, odalar Kısacası daha içine girilmeden her tarafı dökülen mekanlar halindeydi.
Ortalıkta, bu haldeki kampüsü, bu binaları bu hali ile ne teslim alanların, ne yapanların, ne yaptıranların, ne de Zonguldak gibi aşırı yağış alan bir coğrafyada gizli çatılar yapılmasını öngörenlerin olmadığı; kişilerdeki ve kuruluşlardaki açılış öncesi ilgi ve heyecanın da, gün geçtikçe azaldığı bir ortam. Üstelik, tüm yüksek öğrenim kuruluşlarında olduğu gibi, bir de sağ-sol çatışmalarının yaşanmakta oluşu herhalde durumu anlatmak için yeterlidir.
İşte tüm bu eğitim öğretim altyapısı ile ilgili olumsuzluklarla uğraşmak, üstesinden gelmek ve eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmek, yörenin yabancısı olan (akademik kariyerden de gelmeyen) bir akademi başkanına ve onun yakın çevresindeki birkaç kişiye kalıyordu.
Başta Akademinin kurucu başkanı rahmetli Burhan Çağlarer olmak üzere, o zor günlerde emeği geçen akademik ve idari kadronun, hiç değilse, o dönemlerin öğrencileri tarafından unutulmaması bir kadir-kıymet bilirlik olacaktır. Özellikle, Akademi Başkanının (birçok tahribata rağmen) günümüze kadar ulaşan, çevresindeki ve içindeki beton yığınları arasında, bir vaha gibi kalan yeşil dokunun oluşturulmasındaki emekleri de hiç unutulmamalıdır.
Farklı dönemlerde, bölgeye, kuruma hizmetleri yeterince bilinmeyen kişilerin adları bir yerlerde yaşatılırken, onun hatırlanmamasını, kampüsün bir köşesinde isminin yaşatılmamasını, en azından kadir- kıymet bilmezlik olarak görmekteyim. Bu arada geçmişin, kadir-kıymet bilmeyenlerin kendilerinin de kadir-kıymet göremediklerinin örnekleri ile dolu olduğu da unutulmamalıdır.
Aynı şekilde, ülkemizdeki madencilik camiasının ilk nesil hocalarından olan,hocaların hocası, Üniversitemizin Maden Mühendisliği Bölümünün kurucu hocalarından, havzadaki denizaltı maden üretimini başlatan, ilk denizaltı haritalarını yapan, yaptıran; daha da önemlisi kendisine uzanan her eli tutan, ufuk açan değerli hocamız rahmetli Prof. Dr. Cemal Birön gibi; Maden Mühendis
Mektebinin ilk müdürü ve ülkemizde, o yıllarda ticari değeri bulunmayan toz kömürlerin elektrik üretiminde değerlendirilmesinin öncüsü rahmetli Refik Fenmen gibi değerli kişilerin isimlerinin de, kampüs içinde ya da bir madenci kenti olan Zonguldakın bir yerlerinde yaşatılması uygun olmaz mı idi? (Değerli yöneticilerimizin, madenci, elektrikci meslektaşlarımın ve kardeşlerimin ilgisine arz ederim!)
Bu arada 1982 yılında, YÖK Yasası ile akademilerin kapatılması ve fakülte ya da üniversitelere dönüştürülmesi sonrasında, Zonguldak DMMA, Hacettepe Üniversitesine bağlanmış ve Hacettepe Üniversitesi Zonguldak Mühendislik Fakültesi olmuştu. Bu bağlılık, Fakülteye ve bölgeye Hacettepe Üniversitesi adını (o da yasa zoru ile) kullanmaktan başka bir yarar sağlamadığı gibi, yeni fakülteler, bölümler açma baskısından kurtulmak için, Fener Mahallesindeki Zonguldak Meslek Yüksek Okulunu kampüsteki bir boş binaya taşıması ve okulun eski tarihi binasını Milli Eğitim Bakanlığına bırakması da bir kayıptı. Bu dönemin bir yararından söz edilecek olursa o da, o dönemin fakülte yöneticilerinin kendilerine iletilen ve karşılamak istemedikleri istekleri (Uzaklardaki ulaşılamayan) Rektörlük Makamı istemiyor bahanesi ile geri çevirmeleri sayılabilirdi!
KAMPÜS İÇİNDE İNEKLER OTLUYORDU
Burada Kampüsün ilk yılları ile ilgili birkaç anıma, o günleri anlatmak açısından yer vermekte yarar görüyorum
Daha önce de ifade ettiğim gibi, ilk yıllarda Kampüsün etrafı açık olduğu için İncivez Mahallesinin yarı köylü sakinleri, hayvanlarını otlatma, kampüs arazisinden yararlanma ve içinden gidip gelme gibi alışkanlıklarını sürdürmekte idiler. Kampüsün etrafı (bir tarafı açık olsa da) iyi-kötü çevrilip kapılar yapılınca da bu alışkanlıklarını sürdürmek istemeleri, görevlilerle mahalleliler arasında sık sık sorun olmakta ve mahalle sakinleri uygulamaya Bizlerin yerinden, yolundan bizi nasıl geçirmezsiniz? mealinde sözlerle itiraz ediyorlardı.
Bu tepkilerinin yaşandığı günlerden birinde, bir yaz günü, ofisten eve dönerken, üst kampüs alanına giren iki ineğin, o günlerde kullanılmayan, kapısı, bacası olmayan, etrafı açık durumda olan şimdiki Mühendislik Fakültesi Dekanlık binasının zemin katı balkonundan geviş getirerek aşağılara bakışlarını görmüş ve sahiplerine destek görüntüsü verdiklerini düşünmüştüm. Patikadan devam eden yolum, binanın giriş tarafına ulaştığında, memelerinden adeta süt damlayan ineklerin, zemine bıraktıkları, cüsselerine uygun, okkalı gübre konilerini de görünce, sahiplerine destek konusunda değil kampüse girmek, binalarınıza bile girer, içine de gübremizi bırakırız! demek istediklerine yorumlamıştım! İneklerin bakışlarını görüntülemek aklıma gelmiş olsaydı, o fotoğrafın her zaman yarışma kazanacağından eminim.
İLKOKUL ÖĞRENCİLERİ, KAVAK DALLARINDAN OK VE YAY YAPMIŞ!
Yine o yıllarda bir gün, dönemin Akademi Başkanı, tarafıma, kampüste o güne kadar ağaçlandırmanın yapılmadığı İncivez Mahallesi tarafında bulunan ısı merkezi civarındaki yamaçlar gibi boş alanların da ağaçlandırılması görevini vermişti. Bu görev üzerine, ağaçlandırılması istenilen bölgeye ve civarına, Orman İşletmesinin Devrekte bulunan fidanlığından sorumlu arkadaşımın yardımı ile sağladığımız, çabuk büyüyen türünden 800 kadar kavak fidanı ve Rektörlük binası girişinde ve çevresinde, (bir bölümü günümüzde de yaşamakta olan) köknar çamlarını dikmiştik. (Tanık: Emektar tekaüt Celalettin Özdemir!)Ancak dikilen kavak fidanlarının gün geçtikçe yerlerinden söküldüğü ve fidanlara zarar verildiği görülüyordu. Bu zararları kimin verdiğini, nereden geldiğini de anlayamıyorduk. Ta ki Kampüsten geçen Zonguldak İlkokulu öğrencilerinin ellerinde, bizim kavak fidanlarından yapılmış olan okları ve yayları görene dek! Duruma çok üzülmüş ve konuyu okulun aşırı disiplini ve çalışkanlığı ile bilinen eski model müdürüne iletiş ve kendisinden öğrencilere, öncelikle insan, hayvan ve çevre sevgisini, iyi vatandaş, iyi insan olmalarını öğretmelerinin çok daha yararlı olacağı mealindeki istek ve arzumuzu iletmiştik. Daha sonrasında da öğrencilerin bir zararını görmemiştik. Yıllar sonra da dikilen fidanlar kocaman ağaçlar olunca, (365 günde 10-15 gün kadar) çevreye yayılan tozlarının alerjiye neden olduğu, insanlarda gıcık, öksürük yaptığı gerekçesi ile tamamı kesilmişti. Sanki onların üremeye hakları yoktu. O günlerde bu duruma çok üzülmüş ve onları kestirenlere, içimden, Sizin bir yerleriniz kesilse nasıl olur? gibi bir soru sormak geçmişti. (Sanki insanları sadece bizim masum kavakların tozları gıcık yapıyor, öksürtüyordu da kavakları kestirenler ve onlar gibiler gıcık yapmıyor, öksürtmüyordu!)
MENFEZ, GÜNÜMÜZDEKİ AŞIRI YAĞIŞ DURUMLARINDA GELEN SEL SULARINI GEÇİREMEYEBİLİR!
Burada anlatmakta yarar gördüğüm bir anımı da okurlarımla paylaşarak, ilgililerin dikkatine sunarak yazımı sonlandırmak istiyorum.
Akademi binaları inşaatlarının devam ettiği 1970lerin ilk yıllarında, benim de Karayollarında görev yaptığım dönemde, rahmetli Zeki Sümer, şantiyenin kontrol amiriydi. Kendileri bir gün, İncivez Deresinin, kampüsün ortasından geçen bölümü üzerinde bir menfez yapacaklarını ve menfezin Karayolları standartlarına göre projelendirilmesi konusunda bizden yardım talebi olmuştu. Biz de bu talebini yerine getirmiş ve menfez bizim projelendirme ölçü ve boyutlarına göre inşa edilmişti.Ancak menfezin boyutlandırılmasında gerekli olan yağış alanı katsayısı o sırada dereye su sağlayan yağış alanındaki bitki örtüsüne ve arazi kullanım özelliğine göre belirlenmişti ki, o yıllarda yağış alanında, binalar çok az ve arazi yoğun bitki örtüsü ile kaplıydı. Şimdilerde ise bölge, heyelan, maden, yeşil alan demeden, zemine su geçirmeyen yüksek binalarla ve asfalt, parke yollarla kaplandı... Bu durumda havzanın yağış katsayısı değişmiş olmalı. Menfez, günümüzdeki aşırı yağış durumlarında gelen sel sularını geçiremeyebilir, kampüs çukuru da göl haline gelebilir. Durumu ilgililerin ilgisine sunarım.
Tütmeyen (içeriye duman vermeyen) bacalar, içmeyen kocalar; akmayan tavanlar, uçmayan çatılar, tozu yüzünden kesilmeyen kavaklar, karsız, donsuz, kaydırmayan yollar dileklerimle