Döneminde, yola ve yol yapımına verdiği önemle ünlü Sivas Valisi ve Osmanlı Sadrazamı Halil Rifad Paşanın, kendisi gibi ünlü Gidemediğin yer senin değildir sözü, o dönemden günümüze, yol sevdalılarının ve Karayolcuların dillerinden düşürmedikleri, dağa-taşa kazıdıkları bir yol gösterici olmuştur.
Bu
söz, bölgeler, beldeler için olduğu gibi gitmediğiniz, gidemediğiniz bir
bağınız, tarlanız, mülkünüz için de geçerlidir. Hele Karadeniz Bölgesi gibi
toprağa düşen bir dal parçasının kök salıp yeşile dönüştüğü yağışlı bir bölgede,
birkaç yıl gitmediğiniz, ekip dikmediğiniz bir arazinizi ya ağaçlar kaplar orman
olur, orman ya da emperyalist (yayılmacı)
bir komşunuz gelir kıyısından-köşesinden işgal eder sahip olur. Bu tür
vakıaları köyden kente göçenler, köylerindeki arazilerine sahip olamayanlar,
daha iyi bilir. (Laf aramızda, koltuk da
öyledir. Bürokratlar iyi bilir. Fazla boş bırakmaya gelmez, birisi gelir ya da
getirilir oturuverir ya da oturtuluverir!)
Sözün
özü, eğer bir yere gidemiyorsanız ya da yolunuz kapalı ise, oraya sahip olmak
için, Büyük İskenderin dediği gibi, ya yeni bir yol bulmak ya da yeni bir yol
yapmak zorundasınız. Eğer arada bir yol, köprü yoksa, geçit vermeyen ırmağın
karşı yakasındaki bolluktan sizin taraftaki kıtlığa, karşı köydeki hastaneden sizin
köydeki hastaya, itfaiye aracından sizin köydeki yangına bir fayda gelmez.
İşte
bu öneminden olsa gerek ki, günlük hayatımızda da yol ve yol ile ilgili sözler
en çok sıklıkla kullandığımız sözlerden ve konulardan birisidir. Ülkemizde de,
geçmişten günümüze, halkın yöneticilerden ve politikacılardan olan isteklerinin
başında yol ile ilgili isteklerin gelmesi de bu önemin bir göstergesidir. Onun ardından
da su gelir. Bunları; okul, elektrik, sağlık gibi ihtiyaçlarla ilgili istekler
izler.
Ancak
durum ileri ülkelerde olduğu gibi doyma noktasına gelinmedikçe, bu tür alt yapı
ihtiyaçlarının karşılanmasında mükemmeliyete ulaşılmadıkça, bu isteklerin sonu
gelmez. Yol yaparsınız, bir müddet sonra asfalt istenir, dar gelir genişletilmesi
istenir; su getirir çeşme düzeni kurarsınız, ancak yine yeterli olmaz, evlerin içine
ulaşması istenir. Yani dünyadaki ve ülkemizdeki ekonomik, toplumsal ve kültürel
gelişmişlik düzeylerinin artışına paralel olarak, bu isteklerin sayısı ve
nitelikleri artarak sürer gider. Şüphesiz; eşitlik, adalet ve demokrasi ile
ilgili isteklerde de durum öyledir. Zira bu konulardaki farkındalıklar da
arttıkça, demokrasi ve katılımcılıkla ilgili istekler de artar; ekmek, yol, su
kadar önemli hale gelir.
Özellikle
de 1950lerden sonraki yıllarda, ülkemizin her yerinde, bu
isterizler artarken ve şiddetlenirken, Devrekin, Ereğlinin,
Çaycumanın berisinde, yakın zamanlara kadar hüküm sürmekte olan EKİ ve
ardından TTK özerk cumhuriyetleri, bölgede sesi-soluğu etkili olabileceklere
gerekli nimetleri fazlası ile sağladığından, bölgeden bu
isteriz sesleri fazla duyulmuyordu. Son dönemlerde, nimetlerden
yeterince yararlanamadıklarının farkına varanların çıkmaya yüz tutan sesleri
de, nimet-külfet ilişkisi olmayan, üreteni korumadan, seyyanen yapılan toplu
sözleşme zamları gibi ulufe (yedirmelik!)
dağıtımlarıyla susturulabiliyor, tatlıya bağlanabiliyordu.
Şüphesiz
yörenin yeterince ağlamayan çocuklarının, başka ağlamama ve istememe nedenleri
de vardır. Burada bu nedenlerin tamamını sıralamak bu yazının ve yazarının
boyutlarını aşar. Ancak burada yazının ve yazarının boyutlarını fazla
zorlamadan bir konudaki bilgi ve değerlendirmelerimi siz değerli okurlarımla
paylaşmayı arzu ediyorum. Bu konu, bu yazının başlığını oluşturan konudur.
Ankaranın
bağları varsa, Zonguldakımızın da dağları ve dağlar arasından büklüm büklüm (kıvrım kıvrım) uzanan yolları vardır.
Öyleyse, yörenin ağlayan-ağlamayan tüm çocukları neden yıllardır hep yol için ağlıyor,
yol isteriz diyorlardı? Kaldı ki,
insanlar cetvelle çizilmiş gibi dümdüz giden yollardan pek de hoşlanmazlar.
Monoton olur, insanın uykusu gelir. Bir zamanlar Almanyadan otomobilleri ile dönen
işçilerimizin yaptığı gibi, gaz pedalının üzerine taş, tuğla bağlamalarına da neden
olabilir.
Büklüm
büklüm uzanan yollar, hele bir de Zonguldak gibi yeşilliklerle kaplı dağlar, yamaçlar
arasından giderse, araba kullanmanın, yolculuk yapmanın zevkine doyum olmaz. Bu
arada, birde arabanız, cebiniz güçlü, tekerlekleri dişli, dağlardan aşabilen
türden ise, sürüş zevki daha da artar! (Bunlar
olmaz ise, yollar dümdüz de olsa, dağda da, ovada da, fark etmez, yolda
kalabilir, yolunuzu şaşırabilirsiniz!)
Bu
durumda, cebi, arabası güçlü-güçsüz tüm Zonguldaklıların yol konusunda
yıllardır süregelen şikayetlerinin nedeni neydi? Gerçi 1970li yıllarda, kıvrım
kıvrım uzanan, delik-deşik, dar ve tehlikeli yollardan Zonguldaka ulaşan, ulaşırken
haşat olmuş deplasman takımlarının bu halinin, Birinci Ligde oynayan
Zonguldaksporun işine yaraması gibi, gelen memurların dönüşü göze alamayıp
Zonguldakta kalması gibi yararları da olmuyor değildi!
1970li
yıllarda, Zonguldakta iki önemli yerel gazete bulunuyordu. Bunlardan birisi,
Allah daha uzun ömürler versin, Zonguldak sevdalısı Sayın Ali Bahadırın Uyanış, diğeri ise rahmetli Kemal
Sönmezin İnanış gazeteleriydi.
Uyanış,
sol eğilimli, daha ciddi ve tutarlı bir gazete iken, İnanış; sağı-solu pek
belli olmayan, gözüne kestirdiği kurumlar ve kişiler hakkında sansasyon yaratan
başlıklar atmakla ünlü bir gazeteydi.
Bu
gazetelerin o yıllardaki nüshaları incelenirse, EKİ ile ilgili haberlerden
sonra, gazetelerde en fazla yer alan konunun, muhtemeldir ki, Karayolları ile
ilgili konular olduğu görülecektir. O yıllarda, haklı olarak, gün geçmezdi ki,
gazetelerde, (özellikle de, habersiz
kaldıkları, karın-kışın fazla olduğu zamanlarda), yollar köstebek yuvası, karayolcular
uyuyor mu?, ölüm yolu! gibi haberler,
görüntüler gazetelerde yer almasın
[*] [*] [*]
O YILLARDA ŞİKAYET,
YOLLARIN KIVRIM KIVRIM OLMASINDAN KAYNAKLANMIYORDU
1960lı,
70li, hatta 80li yıllarda, Zonguldaktan Ereğliye, Devreke, Çaycumaya 2,5-3
saatte gidilebiliyordu. Zonguldak 10
Km yazılı olan Rat Tepesinden Zonguldaka ulaşmak, neredeyse bir saati
bulurdu. Yörenin, yolun yabancısı kamyon şoförlerinin, Devrekten, Ereğliden sonra
(Boğazı geçen gemilerin kılavuz kaptan
almaları gibi) Zonguldaka ulaşmak için, yöreden şoförler kiraladıkları
bile olurdu. Anlaşılan, Zonguldaklının, günümüzde olduğu gibi, o yıllardaki
şikayetleri, yolların kıvrım kıvrım olmasından değil, yeterli olmamasından,
olanların da çok kıvrımlı, tehlikeli ve bakımsız olmasından, yürütülmekte olan
çalışmaların, ülkenin diğer illerine göre çok yavaş ve yetersiz olmasından;
bölgedeki gelişmelerin, taleplerin çok gerisinde kalmasından kaynaklanıyordu.
Aradan
30-40 yıl geçmesine ve çalışmalar yıllardır devam etmesine rağmen bölgenin ve
özellikle il merkezinin yoldan kaynaklanan sorunları ve şikayetleri artarak
devam etmektedir. Şüphesiz, bu haklı şikayetler ve sorunlar, birçok nedenlerden
kaynaklanan bir sonuçtur. Halk da, her konuda olduğu gibi, bu konuda da
değerlendirmelerini sonuçlara göre yapar. Yapılanların Virajda tünel olur mu?, Denizin
kenarı dururken dağların tepelerinde ne işleri vardı ki? gibi mühendislik
açısından, eleştiri ve değerlendirilmesi ise, uzmanlık ve teknik bilgi gerektiren
bir konudur. Hele 35-40 yıl öncesinin imkan ve şartları ile ancak bu kadar
yapılabilenlerin, Karadeniz sahilinde otoban yapılabilen günümüzde
eleştirilmesi ise, Sayın Demirelin dediği gibi, dünün güneşi ile bugünün çamaşırını kurutmak ve biraz da
insafsızlık olur.
Ortaya
çıkan ve yaşanan bu olumsuz tabloyu doğuran nedenlerin araştırılması,
olumsuzluklara çözümler üretilmesi ise, bu konudaki teknokratların ve
uzmanların; belirlenen nedenlerin değerlendirilmesi, neden olan sorunlar için önerilen
çözümlerin uygulanması ise, kuşkusuz, yöneticilerin ve siyasilerin görevidir. O
halde Zonguldakda yıllardır devam eden yol ile ilgili sorunların çözülememesinin,
nedenleri nelerdir?
[*] [*] [*]
YOL SORUNLARI ÜLKENİN
HER YERİNDE ÇÖZÜLÜYOR DA, ZONGULDAKTA NEDEN ÇÖZÜLEMİYOR?
Bilgi
ve deneyimlerimize göre bu nedenlerin iki grupta değerlendirilmesi mümkündür. Birincisi,
doğal nedenler, ikincisi ise, yönetimsel nedenlerdir.
Bilindiği
ya da tahmin edileceği üzere, doğal nedenler kapsamında, bölgenin kazılması
zor, heyelanlara çok müsait jeolojik ve çok arızalı topoğrafik yapısı ve çok
yağış alan iklimi sayılabilir. Bölgenin bu özellikleri yol ve diğer arazi
içerikli mühendislik hizmetlerinin yapılmasını ve yapılanların yaşatılmasını
çok zorlaştıran faktörlerdir. Bu faktörler, hizmetlerin hem güç ve zaman alıcı,
hem de çok pahalı yapılmasına neden olmaktadır. Örneğin, yöremizde 10 metre genişliğinde
bir kilometre devlet yolunun İç Anadolu Bölgesi gibi bölgelerde bin kilometre
otoyol yapım maliyetine eşit olduğu söylenebilir. (Bu arada, Zonguldak ve benzeri yerlerde, yüzde 80i arazi ile ilgili
olan belediyecilik hizmetlerinin, diğer yerlere göre ne kadar zor olduğunu da (eğer
yapılıyorsa!) takdir etmeliyiz!)
Yönetimsel
nedenler kapsamında ise, aşağıdaki hususlar sayılabilir:
Bilindiği
üzere, geçmişten günümüze, ilimiz siyasileri için birinci öncelik hep EKİ ve
TTK ile ilgili konular, ardından da ait oldukları ilçelerin sorunları olmuştur.
Tüm ilgi ve enerjilerini bu konularda yoğunlaştırdıkları için olsa gerek, diğer
bölgesel sorunlarla yeterince ilgilenemedikleri ya da sonuç alamadıkları bir
gerçektir. Zira Ankarada hizmetlerin plana, programa girmesi, çarkların
dönmesi için suyun Zonguldakın yollarına yönlendirilmesi ve akışı sağlanmadıkça,
Zonguldaktaki yollarda dozer, greyder, finişer gibi iş makinalarının çalışması,
yolların yapılması mümkün değildir. Bunun için de etkin ve yetkin çevrelerin,
ilgili bürokratlar ve siyasi yetkililer nezdinde bu konuların takipçisi olmaları
gerekmektedir. (Yoksa sular toplumsal kanallara
değil de, bireysel kanallara yönlendirmek için mi uğraşılıyor?)
[*] [*] [*]
NAKKA PARA, OKKA
KÖFTE... DAHA FAZLA KÖFTE İSTİYORSAN, DAHA FAZLA PARA VER!
Örneğin;
Zonguldakı, Ankara ve İstanbul istikametine bağlayan ana yollara son 8-10
yılda ayrılan bütçelerin miktarı ve bu bütçelerle, o yılların fiyatları ile ne kadar
bir yol yapılabileceğinin bir çizelgesi çıkarılacak olursa, durum kolaylıkla
anlaşılacaktır. Durumun bir başka anlatımı, Nakka para, okka köftedir. Paranın patronu da Merkez (Ankara) olduğuna göre, köftenin
azlığından sorumlu olan da az para verendir. Burada, arazi ortamında, hatta bölge
düzeyinde, (İşler merkez ihalesi olduğu
için) çok sınırlı yetkilerle görev yapan teknik ve idari kadroların (Bugün can çekişmekte olan karayolculuk ruhu
ile de olsa!) ellerinden gelen çabaları gösterdiklerini söylemek de bir
gerçeğin ifadesidir.
[*] [*] [*]
ÜÇYÜZ KİLOMETRE
UZAKLIKTAKİ BÖLGE MERKEZİNDEN İŞLERİN KONTROLÜ, DENETİMİ ZOR OLUYOR
Yönetimsel
olumsuzluklar kapsamında sayılabilecek bir diğer husus da, Karayolları Bölge Müdürlüğünün
Kastamonuda olması ve Zonguldakta yetkili bir biriminin bulunmayışıdır.
Bölgenin, trafik açısından en yoğun ve önemli; yapım faaliyetleri açısından da
en zor ve zaman alıcı ve pahalı yolları Zonguldak yöresinde bulunmaktadır.
Ancak bu yollar, bölge merkezine en uzakta olan yollardır. Bu durum da, Zonguldak
civarındaki yol yapım ve yaşatma faaliyetlerinin yönetimini ve denetimini zorlaştıran
bir unsur olmaktadır. 1970li yılların ortalarında bu olumsuzluğu gidermek için
oluşturulan Karayolları Zonguldak
Başmühendisliği, Bölge Müdürlüğünün yetkilerini daralttığı, iki başlılık
yarattığı gibi nedenlerle, 1979 yılında kapatılmış ve o yıllarda, bu duruma
Zonguldaktan hiçbir etkili ve yetkilinin de sesi çıkmamıştı.
Şu
husus bir gerçektir ki, eğer Karayolları Bölge Müdürlüğü, Kastamonuda değil de
Zonguldakta olmuş olsaydı, yıllar öncesinde Zonguldakın yol sorunu diye bir sorunu olmayabilirdi. Zira hiç bir bölge müdürlüğü,
bölge merkezine ulaşan ve özellikle de, şehir geçişini oluşturan yolların bu
durumlarda olmasına duyarsız kalamazdı. Ancak burada, 1970lerden günümüze,
Zonguldak bölgesindeki yol proje ve yapım faaliyetlerinin, genelde, bölge
müdürlüğü değil, genel müdürlük ihaleleri ve inisiyatifi ile yürütüldüğü hususu
da unutulmamalıdır.
Ülke
geneli için geçerli olan bir olumsuzluk nedeni olarak da, son yıllarda, özel
sektör eliyle yaptırılan projelerin, gerek ilgi, özen, bilgi ve deneyimlerin ürünü
olmayan bilgisayar çıktıları niteliğinde olduğu; gerek bu projelerin, gerekse
yaptırılan imalatların kontrol ve denetiminde yaşanan yetersizlikler, deneyimli
personel konusunda çekilen sıkıntılar da unutulmamalıdır.
Değerli
okurlarım, yazımı uzattığımın farkındayım. Ancak bu konuda, özellikle de
yapılması gerekenler konusunda yazıp söylenecek daha pek çok husus var. İnşallah
onları da, Sayın Ali Rıza Tığ ile yapmayı planladığımız programlarda konuşmak,
sizlerle paylaşmak kısmet olur.
Hepinize güzel
yollar ve mutlu yolculuklar dilerim.
[*] [*] [*]
NOT: Ülkemizin
ilk nesil Karayolcularından, Devrekli hemşehrimiz, İnşaat Yüksek Mühendisi, Eşek Mehmet lakabıyla ünlü, değerli
Mehmet Saraç Ağabeyimizi rahmetle anarım. Onun, ülkemizin her yöresindeki ve
özellikle de Yeniçağ-Zonguldak yolunun projelendirilmesindeki emeklerini,
tanıştığı yeni mühendislerin ellerini, Ağabey
tanıdım, siz Eşek Mehmetsiniz! dedirtene kadar sıkmasını, Suriye sınırını
yanlışlıkla geçip, susuz kaldığında, sarkıttığı botu ile kuyudan çektiği suyu
içmesini, yol işinin ancak iyi mühendislik eğitimi de almış eşeklerle mümkün
olabileceğini (!) göstermesini unutmak mümkün değildir. Rahmeti bol, kabri nur
olsun. İkinci kuşaktan çırağı, Şenol Kuşcu