Sanırım 1960&8217;lı yıllarda, Devrek ilçesi içinden geçen çay üzerinde, Karşıyaka Mahallesi&8217;ne bir köprü yapılması için, o yıllarda Almanya&8217;da bulunan Devrekli işçilerden yardım istenmiş. Onlar da bir süre sonra toplayabildikleri yardımı memlekete göndermişler. Ancak köprü inşaatı devam ederken, ne Almanya&8217;dan gönderilen, ne de eldeki imkanlar köprünün gereken uzunlukta yapılmasına yeterli olmayınca, köprünün uzunluğu, eldeki imkana göre olmuş ve bir göz kısa yapılmış! Beş-on yıl sonra meydana gelen büyük taşkında köprü, gelen suyu taşıyamayınca tıkanmış ve Devrek&8217;i sel basmıştı. &8220;Ayağını yorganına göre uzat&8221; nasihati, &8220;Köprüyü elindeki imkana göre uzat&8221; olunca işe yaramamış, felakete neden olmuştu. Daha sonraki yıllarda da köprü yıkılarak, yenisi yapılmıştı.
O yıllarda köprünün uzunluğu gibi pek çok konuda ve birçok zaruri ihtiyacın karşılanmasında da eldeki imkanlarla yetinilmek çok yaygın bir durumdu. Örneğin; evdeki küçük kardeşe giyecek mi gerekli? Önce, uyup-uymadığına bakılmaksızın, büyük kardeşlerin, kendilerine küçük geldiği için giyemedikleri giyeceklerin olup-olmadığına bakılırdı. Günümüzde de benzer durumlar olsa da; giyene, giydirilene, az-çok uymasına da bakılıyor. O nedenle, o yıllarda sokaklarda, şurada-burada üzerindeki giysisi, ayakkabısı bedenine hiç uymayan çocuklara ya da yetişkinlere çok rastlanırdı. Bu durumları kimse de yadırgamazdı. Zira o yıllarda önemli olan, bir şekilde ihtiyacın karşılanmasıydı. Ancak hiç yorganı olmayanlara ya da yorganı çok kısa olanlara, bacakları hep dışarıda kalanlara çok rastlanırdı.
Burada, bu konularla ilgili iki yaşanmış anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Hikayenin ilki, 1957-1960 yılları arasında Karabük Demir-Çelik Ortaokulu&8217;ndaki okul yıllarımda ayakkabılarıma yaptırdığım bir pençe ile ilgili olduğu için, önce o yılların ayakkabı kültürü ve pençe konusunda biraz bilgi vermenin uygun olacağını düşündüm.
Günümüzde &8220;ayakkabı&8221; ya da &8220;pabuç&8221; denilen ayak giyeceğine, elli-atmış yıl öncelerine kadar, çeşidine göre, &8220;kundura&8221;, &8220;yemeni&8221;, &8220;iskarpin&8221; denirdi ve sadece deriden yapılırdı. Yine deriden yapılan çizmeler ise, daha pahalı ve havalı, ayrı bir ayak giyeceği idi. 1950&8217;li yılların başlarından itibaren ortaya çıkan ve çok daha ucuz olduğundan dolayı fakir halkın giyeceği olan, fabrikalarda-atölyelerde seri olarak üretilen lastik ayakkabılar ise, genellikle, sadece lastik olarak adlandırılırdı.
O yıllarda deriden ayakkabı yapanlara &8220;yemenici&8221; ya da &8220;kunduracı&8221; denirdi. Kundura, daha çok bağlı ya da bağsız iskarpin türü ayakkabılar; yemeni ise, daha hafif, basit ve ucuz ayakkabılar için kullanılırdı. 1950&8217;ler öncesinde köylerde yaygın olan çarığı ise, halk kestiği hayvanın derisinden, kendisi yapardı ve buna &8220;çarık dikme&8221; denirdi.
O yıllarda yemenicilik, kunduracılık toplumda geniş bir esnaf ve zanaatkarlar topluluğunu oluştururdu. Şehirlerde ve kasabalarda ayrı yemeniciler, kunduracılar çarşısı olurdu. Buralarda her keseye ve zevke uygun kundura, yemeni yapanlar ve satanlar bulunurdu. O yıllarda dericilikte, yemenicilikte ileri bir merkez olan Safranbolu&8217;daki bazı uyanık kunduracı esnafının, müşterilerini ikna etmek, mallarını satmak için müşterilerine, &8220;Bir harman zamanından gelecek harman zamanına kadar değil; köydeki bir harman yerinden diğer bir harman yerine kadar dayanır!&8221; kandırmacası ile, &8220;Vallahi bu yemeni bir harmandan bir harmana gider!&8221; diye yemin ettikleri konuşulurdu.
Ülkemizdeki fabrikasyon ayakkabı üretiminin ise, o yıllarda bir kamu kurumu olan Sümerbank&8217;ın İstanbul Beykoz&8217;daki Deri ve Kundura Fabrikası ile başladığını ve onu, 1950 sonrasında, genelde, atölye gibi imalathanelerde gerçekleştirilen lastik ve çizme türü ayakkabı üretiminin izlediğini sanıyorum.
Günümüzde de az çok giyilmeye devam edilen lastik türü ayakkabılar, ucuz, çamura-suya daha dayanıklı ve tamiri de daha kolay olduğu gibi nedenlerle, o yıllarda, özellikle yüzde seksen-doksanı köylü ve fakir olan halkın genel tercihi olmuştur. Bu nedenle ülkemizin kırsal kesiminin, 1950 öncesini &8220;çarık dönemi&8221;, sonrasını da &8220;lastik dönemi&8221; olarak tanımlanmasının uygun olacağını düşünürüm.
Deriden yapılan ve abdest alınırken çıkarılması gerekmediği için, özellikle düzenli namaz kılanlar tarafından, kış aylarında giyilen bir başka ayak giyeceğine de &8220;mes&8221; denirdi. Günümüzde de yine az-çok giyilmeye devam edilen mes; yumuşak, ince deriden yapılan ve çorap üzerine giyilen gonçlu bir giyecektir.
Hali vakti yerinde olan, ağalığa, efeliğe hevesli, çoğu pala bıyıklı at binicilerinin giydiği en gösterişli ve pahalı el yapısı ayak-bacak giyeceği ise, körüklü-körüksüz çizmelerdi ve onu yapmak daha fazla ustalık isterdi ve onu yapanlara &8220;çizmeci&8221; denirdi.
Günümüzde giyilen ayakkabılarda olduğu gibi kundura, yemeni türü el işi ayakkabıların da, yer ile temas eden, &8220;pençe&8221; ya da &8220;taban&8221; denilen bölümü, üst kısmına nazaran daha çabuk aşınır ve eskir; yağışlı havalarda, çamurlu yollarda su almaya başlardı. Bu durumun bir de soğuk kış günlerinde olması, yalınayak kar-buz üstünde yürümekten daha beter olurdu.
Günümüzde pençesinin aşınıp delinmesine, eskimesine bakılmadan ayakkabılar çöpe atılabilirken, evlerdeki ayakkabılıklar, altında markası, boyası silinmemiş ayakkabılarla dolup taşarken, o yıllarda pençesi, tabanı eskiyen ayakkabılar, birkaç kez yeni pençeler yaptırılarak, tamir ettirilerek giyilmeye devam edilirdi. Pençe yaptırmaya &8220;pençe attırma&8221; da denirdi.
Yeni pençe, genelde, eskiyen pençe ile aynı kalınlıktaki köseleden yapılırdı. Pençe, altı eskiyen ayakkabılara ya da pençe üstüne pençe şeklinde yapılabildiği gibi; altının çabuk eskimemesi için, yeni ayakkabılara yaptıranlar da olurdu. Yapılan yeni pençe, ayakkabının üst bölümüne, eskimiş olanı gibi, metal ya da şimşirden yapılmış ağaç çivilerle ve en makbulü de gizli dikişle tutturulurdu.
Yeni alınmış ya da pençe yapılmış ayakkabıların topuk bölümüne, nalça; yine topuk, uç ve bazen de bir yanına, aşınmayı önlemek için, genelde, hilal şeklinde hazırlanmış (bir tür nal görevi yapan!) metaller de çaktırılırdı. Bazıları ise, daha gösterişli olması ve yürürken ses çıkarması için, ayakkabı tabanının kenarlarına sık aralıklarla, &8220;kabara&8221; denilen yuvarlak başlıklı çiviler çaktırırlardı.
Pençenin, &8220;tam&8221;, &8220;yarım&8221; ve &8220;gizli pençe&8221; gibi türleri olurdu. Pençe olduğu zor fark edilen, daha fazla uğraş gerektiren pençe türü ise &8220;gizli pençe&8221;ydi.
Pençe yaptırma, pençe yapılacak ayakkabının kaliteli ve üst bölümünün sağlam olması yanında, yaptıranın ekonomik durumu ile de ilgili olurdu. Halk arasında söylenen, &8220;Dost başa, düşman ayağa bakar&8221; sözü de herhalde bakılan ayaktaki ayakkabının &8220;eski mi, altı pençeli mi?&8221; olduğunu anlamak için olsa gerek!
Tabanına demir ya da gabara çakılmış ayakkabı ile kaldırımda yürürken çıkardığı ses de, giyen delikanlıların önemli bir hava atma vasıtası olurdu. Hele ayakkabı, yeni ve bir de gıcırdar ise, atılan hava bir köye, kasabaya yetecek kadar fazla olurdu! Özellikle hali vakti iyi olmadığı halde gösterişe, hava atmaya meraklı olanlar için söylenen, &8220;Ayakkabısı gıcırdar, garnı gocurdar&8221; tekerlemesi de herhalde bu havadan doğmuştur.
Girişi bu kadar uzattıktan sonra, şimdi sıra, yazının başlığına kaynak oluşturan yaşanmış hikayelere geldi.
1957-1960 yılları arasında Karabük&8217;te ortaokulda okurken, ailem köyde olduğu için, Karabük&8217;teki halamın, ara sıra da amcamın yanında kalıyordum. Babam, her yıl okul açılırken onlara köyden un, tarhana, bulgur gibi köy ürünleri getirir, Sümerbank Mağazası&8217;ndan da, o yıl giyeceğim ayakkabı, elbise gibi giyecekleri alırdı.
Ortaokul ikinci sınıfta okurken, bir gün amcam ayakkabılarıma baktı, &8220;Amcasının, ayakkabılarının pençeleri çok incelmiş, evde hazır pençelik var. Onu sana vereyim de ayakkabılarına pençe yaptır&8221; dedi ve bir-iki gün sonra, bir çift ayakkabıya yetecek şekilde, köseleye benzer lastik bir levhadan kesilerek hazırlanmış iki parça verdi. (Daha sonraki zamanlarda, amcamın, başka yakınlarına da verdiği pençelikleri, Demir-Çelik Fabrikası&8217;nda eskidiği ve inceldiği için atılmış nakliye bantlarından keserek hazırladığını öğrenmiştim.)
Amcamın verdiği bu pençe malzemesini ve pençeleri eskiyen ayakkabılarımla birlikte mahallemizdeki ayakkabıcıya verdim. Bir-iki gün sonra da almaya gittim. Pençeleri yenilenmiş ayakkabılarımın nasıl olduğuna bakmak için hemen giydim. Giyip doğrulduğumda kendimi bir yükseltinin üstüne çıkmış gibi hissettim! Epeyce kalın olan pençelikler, mevcut pençe üzerine çakılınca, yerden yüksekliğim epeyce artmış, boyum da uzamıştı! Ancak bu arada ayakkabının tekinin uç kısmının kesilerek güdükleştirildiğini görünce, sevinir gibi olan halim kırgınlığa dönüşmüştü. Bu durumu ile ayakkabılarımın teki uzun, teki kısa görünüyordu.
Tamirciye, &8220;Amca, burası niye kesildi?&8221; diye sordum. O da, &8220;Amcasınığ, topuklar da eskimiş. Onları da yenileyiverdim. Bıraktığın pençeliklerden birisi az noksan geldi. Onun için böyle olabildi. Sana bi zararı yok. Topuklarına ve uçlarına demir de çakıverdim. Bir de boyarsan, yeni gibi olur, fark bile edilmez vb&8221; sözler söyledi. Yani ayağıma uygun olan ayakkabım, pençeye uydurulmuştu. Şimdi sıra benim ayakkabılarıma uymama gelmişti. Ben de daha fazla bir şey diyemedim, ücretini ödeyip yeni gibi olmuş ayakkabılarımı aldım!
Zaman zaman &8220;ya ayakkabının ucunu ne kemirdi?&8221; sorularına muhatap olarak, yeni pençeli ayakkabılarımı üç-beş ay giymek zorunda kalmıştım. Ayakkabılarımı pençeye uyduran, beni üç-beş ay biri uzun, diğeri kısa ayakkabılarla gezdiren ayakkabıcı amcanın toprağı bol olsun!
Şimdilerde çocuklarımın, torunlarımın, altı pençe de gerektirmeyen pahalı, marka ayakkabılarını hizmet dışı bıraktıklarını görünce, birisinin ucu kesilmiş ayakkabılarımı giydiğim günleri hatırlıyorum.
Yine o yıllarda, birlikte olduğumuz, okula birlikte gittiğimiz, benden bir-iki yaş büyük olan halamın oğlunun başına gelen, benim pençe hikayeme benzer bir olayı da burada anlatmadan geçemeyeceğim.
O yıllarda, sanırım ortaokul üçüncü sınıfa giden halamın oğluna da, okul açılmazdan önce yine Sümerbank Mağazası&8217;ndan elbiselik kumaş alınmış ve dikilmesi için tanıdık bir terziye verilmişti. Bir-iki provadan sonra, birlikte dikilen takım elbiseyi almaya gittik. Terzi, &8220;Al bi giy bakalım&8221; diyerek duvarda asılı takımın ceketini halamın oğluna verdi. O da hemen ceketi giydi ve karşı duvardaki aynaya bakar bakmaz, ceketin iki omuz hizasının aynı olmadığını, bir tarafın diğerine göre bir miktar düşük olduğunu fark etti. Durumu hemen, o anda elindeki işi ile meşgul olan terziye söyledi. O da baktı, &8220;ha tamam, çıkar bakalım&8221; dedi. Ceketi halamın oğlundan aldı. Bir süre ceketin omuz bölgesinde el ve ütü müdahalesi ile uğraştıktan sonra, &8220;Al, şimdi bak bakalım&8221; dedi ve ceketi tekrar denemesi için ona verdi. Halamın oğlu, ceketi tekrar giydi ve aynaya baktığında hatanın giderildiği görüldü. Elbiseyi sevinçle alıp birlikte eve döndük.
Ancak halamın oğlu, ceketi kısa bir süre giydikten sonra, omuzdaki düşüklük tekrar fark edilir olunca, tekrar terziye gittik ve durumu anlattık. O da gördü ve ceketi çıkarmasını söyledi. Ceket üzerinde bu kez daha uzunca bir süre uğraşıp bir şeyler yaptıktan sonra, tam ceketi vermek üzereyken, &8220;Ya abisinin, dur hele, şöyle karşımda aynaya bakar gibi bi dikil bakıyın&8221; dedi ve karşısında ceketsiz vaziyette duran halamın oğluna dikkatlice baktıktan sonra, &8220;Ya abisinin, hatanın hepsi terzide deyil. Birazı da senin omzunda... Birçok insanda sol taraf, sağ tarafa göre biraz farklı olur. Senin de öyle, ama çok az&8221; dedikten sonra ceketi denemesi için halamın oğluna verdi. Ceketi giyip baktığında bu kez de yine hatanın düzeldiği görüldü.
Terzi de, &8220;Abisinin, hata düzeldi. Zaten büyüyorsun. Birkaç ay sonra yenisini ve daha iyisini dikeriz. Hadi güle güle git. Babana selam söyle&8221; diyerek bizi gönderdi.
Daha sonra anlaşıldı ki, hata halamın oğlunun omzunda değil, omuzlardan birine az, diğerine çok pamuk koyan terzideydi. O az olan taraftaki pamuğu kabartarak, alta parça vs. koyarak, çok olan taraftaki pamuğu ezerek hatasını düzeltse de, bir süre sonra eski halini alıyordu, hata ortaya çıkıyordu. Uyanık terzi, hatasını halamın oğlunun vücudu ile paylaşmaya çalışıyordu. O yıllarda vücudu elbiseye uydurmak daha kolaydı! O terzinin de toprağı bol olsun.
Herkesin yorganının bacaklarına, ayakkabılarının ayaklarına, urbalarının bedenlerine, yapılan köprülerin derelere uygun olmasını dilerim.