Ülkemizde, ister kamu, ister özel kurumlarda olsun, özellikle yönetici koltuklarında oturanların ofisine gelen konuklarına, küçük ikramlarda bulunması gelenektir. Bu ikramlar; makamın, masanın durumuna; kurumun, yörenin özelliklerine, misafirin önemine göre farklılıklar gösterse de, görevliyi odaya çağırıp misafirine ya da misafirlerine yönelip, “çay, kahve, gazoz, soğuk, sıcak” anlamında, “ne alırsınız?” sorusu ile başlar. Bazen de, sehpa, masaüstü ortamlarda bulundurulan kolonya, çikolata, şeker gibi ikramlarla devam edebilir.

Bir zamanlar, ikram listesine sigara da dahildi. Ancak epeyce zaman oldu, böylesine kötü ve zararlı bir nesnenin, herkese açık alanlarda kullanılmasının ve ikram listesinde yer almasının hatası, kanun zoru ile de olsa, anlaşıldı ve çok şükür, ikram listelerinden çıkarıldı. İnşallah bir gün olur toplumun kullanımdan da çıkar.

Birçok kurumda, makamda, bu ikramlarda, görev yapılan yörenin öne çıkan, kuşburnu çayı, şıra, şalgam suyu gibi yöresel ürünlerinden yiyecek ve içeceklere yer verildiği de olurdu. Ancak her şeyin pakete girdiği, her yerde bulunduğu; sallama çayların icat edildiği, köy kahvelerinde bile, “kapiçino alır mısınız?” diye sorulduğu günümüzde artık, yöresel ürün ikramlarından söz etmek zor.

Bu arada, bazı yöneticilerin, kurumların; misafirlerine, yerine göre, ziyaretin vedalaşma evresinde, kurumunun, yöresinin özgün ürünlerini ihtiva eden hediye poşet ya da paketleri takdim ettikleri de olur.

Bizler de, üniversitede, misafirlerimize, ziyaretçilerimize, yöresel ürünler olarak, yıllarca, rahmetli Münteka Çelebi Usta’nın çıraklarının yapmış olduğu Devrek bastonlarını, Ramsey kravatlarını, Çanakcıların, Yurtbayların ürünü olduğunu sandığım seramik tabaklarını takdim ettik! Şimdilerde neler takdim edildiğini bilmiyorum, ama herhalde yine baston, tabak poşetteki yerini koruyordur.

Bazen, eşantiyonların, hediyelerin, ikramların; eli, kolu, bagajı dolu gelen (ya da adrese teslim gönderilen), misafirlerden geldiği durumlar da olur! Özellikle ziyaret edilen ya da edilmesi gereken şahsiyetlerin önemi arttıkça, araya; mahdumun, yeğenin düğünleri, mürüvvet günleri, yılbaşı gibi nezaket ve nazik davranışların gerekli olduğu özel durumlar girince, hediyelerin poşetlere ve paketlere sığmayacak ağırlıklarda olduğu tevatürleri de yaygındır! (Özellikle de ballı ihaleli işlerle ilgili durumlarda!)

[*] [*] [*]

NE DEMİŞLER? “AĞANIN ELİ TUTULMAZ, BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR”

Ağanın eli niçin tutulmasın? Eğer ağa, vermiyorsa ya da az veriyorsa, verdiği çürük-çarıksa, elinden-ayağından, tutulabilecek her yerinden tutulması gerekir! (O nedenle, bu sözün biraz yanlış olabileceğini düşünüyorum!)

Bal tutanın parmağını yalaması konusuna gelince; bu yalamanın parmak ya da parmaklarla kalmayıp (balın kalitesine ve lezzetine göre!), ellere-kollara, tüm aza-ı cevarihlere kadar uzandığı hallerin olduğu durumlara da rastlanır!

Garibime hak vermemek de elde değil! Yağ-bal küpünü tutarken içine düşmüş, her tarafı yağ-bal olmuş. Ortalıkta, bu halde dolaşacak değil ya! Tabii ki yalayacak, silebildiği kadar silmeye çalışacak!

Bu satırların yazarı da uzun yıllar süren meslek yaşamımın her döneminde, ziyaret ya da iş gereği ofisine gelenlere, bir ayrım yapmadan, küçük ikramlarda bulunmaya hep özen göstermiştir. Ziyaretime gelenlerden de, (onları kırmamak adına), fındık, fıstık, gibi yöresel ürünler, kurumsal eşantiyonlar, şekerler, lokumlar almak zorunda kaldığı durumlar çok olmuştur! Ancak onlar da konuta ulaşmadan yerinde pay edilmiş, ikramlarda kullanılmıştır. (Yıllarca birlikte olduklarımız, gelenleri paylaştıklarımız, herhalde bunu da “görmedik, duymadık” demezler!)

Bir zamanlar, üniversitede, defneden, gıda maddelerinin rafta kalma ömrünü arttıracak bir katkı maddesi üretme projesi üzerinde çalışan (çalışıyor görünen!) yabancı uyruklu bir hoca vardı. Bir gün kendisine, “Hoca, şu bizim defnelerden bir kalıp yöresel sabun yap, ağırlığı kadar gümüş karşılığında almaya ve bu konuda sana istediğin her türlü desteği sağlamaya hazırım!” önerisini yapmıştım. Ama ne katkı maddesini, ne de sabunu yapamamıştı. Yıllar sonra yolum Hatay’ın Yayladağ ilçesine düşmüş ve defne sabununu, defne yağını köy kadınlarının yapıp sattığını görmüştüm!

[*] [*] [*]

KÖMÜRDEN 40 KALEM MADDE ELDE EDİLİYOR. BU MADDELERDEN NELER OLMAZ Kİ…

Bence madenle özdeşleşmiş bir Zonguldak için, bir yöresel ürün söz konusu olacaksa, bunun hammaddesi kömüre dayanmalı. Bildiğim kadarı ile kömürden 40’dan fazla türde ürün elde edilebiliyor. Bu ürünlerin günlük hayatımızın her alanında kullanıldığını da biliyoruz.

Örneğin, kömür bazlı bu maddelerden yapılmış kömür beyazı, Zonguldak hatırası giysiler; kömür kremleri, losyonları, (belki de!) reçelleri, marmelatları ve daha neler, neler yapılmaz! Bu konuyu değerli araştırmacıların, müteşebbislerin, yöneticilerin ilgisine, bilgisine arz ederim.

Değerli okurlarım, bu yazıma konu olan asıl önerim bu değildir. Gene yazının giriş bölümünü, her zaman olduğu gibi uzattığımın farkındayım.

Şimdi, asıl işe yarar önerime sıra geldi.

[*] [*] [*]

İŞE YARAR ÖNERİM!

Bilindiği üzere, son yıllarda, yöremin ürünü olan Safranbolu lokumunun ünü daha da artmıştır. O nedenle Safranbolu dışına bir ziyarete giden her Safranbolulunun koltuğunun altında bir ya da birkaç lokum kutusu bulunur! Benim de ziyaretime gelen köylülerim, kentlilerim, koltuğunun altında, bazlama, mısır ekmeği, ceviz gibi köy ürünleri yerine, sanki lokum imalathaneleri varmış gibi, Safranbolu lokumu ile gelirlerdi.

Ben de bu hediye lokumları, “dosttan gelen dosta gider” misali, şeker, çikolata yerine konuklarıma, dostlarıma, arkadaşlarıma ikram ederdim. (Emekli olunca, tabii dostlar, dost görünenler, ziyaretçiler azaldığı için, şimdilerde, gelen lokumlar azaldığı gibi, az gelenler bile elde kalıyor, bayatlıyor!)

Ofisimdeki lokum ikramlarıma, hanım misafirlerim, kilo endişesiyle, pek istekli olmasalar da, onlar da (dayanamazlar), boş çevirmezlerdi. İkramdan herkes memnun kalırdı. Bazen de eşinin memleketi olması nedeniyle, sık sık Afyon’a giden ve gelirken de eli boş dönmeyen bonkör bir arkadaşımızın getirmiş olduğu Afyon lokumundan ikram ettiğim de olurdu.

Ancak, Safranbolu lokumu ikram ettiklerimin hallerinde bir değişiklik görülmezken, Afyon lokumu ikram ettiğim konuklarımda, ikram sonrasında, ellerini ağızlarına getirme, konuşma ve telaffuz güçlükleri yaşama, tedirginlik halleri gibi durumlar gözlüyordum. Bu durumlar da onların rahat konuşamamalarına, dinlemede kalmalarına, ziyareti kısa kesmelerine neden oluyordu!

Bu oluşumun nedenini araştırmış ve bulmuştum! Afyon lokumu (Afyonlu dostlar kızmasınlar!) sakız gibi çok yapışkandı. Yiyenin ağzına, dişlerine yapışıyor ve sonuçta bu olumsuzluklar yaşanıyordu!

Bu durumları görünce, bir gün, aklıma parlak bir fikir gelmişti. Her yöneticiye olduğu gibi benim de, zaman zaman, dur-sus bilmeyen, sorun üstüne sorun getiren, vaktimi alan, park süresini çok geçiren ziyaretçilerim oluyordu. Acaba Afyon lokumunu o kişilere ikram etsem, onlardan çabuk kurtulmada, onların az konuşmalarını sağlamada yararlı olabilir miydi?

Değerli okurlarım, sevgili yöneticiler, politikacılar; bu düşünceden hareketle, bir süre, masamın sağ çekmecesinde Safranbolu lokumu, sol çekmecesinde Afyon lokumu bulundurmaya başladım. Ziyaretinden, konuşmalarından, haklı isteklerini iletmelerinden mutlu olduklarıma, sağ çekmeceden, diğerlerine ise sol çekmeceden ikramlarda bulunarak uzunca bir süre, gereksiz, yararsız, zaman alıcı, rahatsız edici kişileri engellemede, çekilmezliklerini azaltmada oldukça başarı sağladım.

[*] [*] [*]

“SÖYLEME DOSTUNA SÖYLER DOSTUNA!”

Ancak bir süre sonra, durum anlaşılmış; odama gelen yerli misafirlerim, “Hocam, Safranbolu’dan mı gidiyoruz, Afyon’dan mı?” gibi sorular sormaya başlamışlardı! Uygulama, bir şekilde dışarıya sızmış, durum anlaşılmıştı!

Bu başarılı deneyimimi, ziyaretçisi fazla olan yöneticilere ve özellikle de seçim ortamına girdiğimiz, herkesin her konuda uzman olduğu, konuştuğu şu günlerde; kendisi daha fazla konuşmak, karşısındakini dinleyici modunda tutmak, zamandan tasarruf yapmak isteyen politikacılara öneririm!

Afyon lokumu gibi, mesir macunu gibi ağıza yapışkanlığı fazla olan bir tatlı türünü “tatlı yedirip tatlı konuşturmamak” amacıyla, ofislerinde, çekmecelerinde, (hatta yanlarında!) bulundurmalarını öneririm!

Bu arada (ziyaretçim fazla olmadığı için) ben uyulamadım, ama “çekilmez” kişileri, “çekilmezler, hiç çekilmezler” şeklinde kategorize etmelerini ve hiç değilse, tanıdık ve kayda girmiş çekilmezlere, ona göre yapışkan etkisi farklı tatlı türleri de ikram edebilirler!

Ancak bazı tipler vardır ki, onların çekilmezliklerini, gereksiz geliş-gidişlerini, değil lokumla, macunla engellemek, ağızlarını Japon yapıştırıcı ya da oksijen kaynağı ile kapatsanız bile, engellemek mümkün olmaz. Ağızlarını, kapıdan gelişlerini engelleseniz bile başka bir yol, kapı bulur, yine yapacaklarını yaparlar!

Her yöneticinin, politikacının yakın çevresinde bu türden insanlara hep rastlanır. Benim küçük dünyamda hep oldu. Onların çoğu psikolojik özürlüdür; mümkünse tedaviye yönlendirilmesi uygun olur. Veya, sekreter bariyeri ile, (maalesef, zaten konuşmaktan aciz, sesi, soluğu kesilen gariban, gariban olmayan, vatandaşlara da çok uygulanan), “yok” dedirtme, “biz size döneriz, aradığınızı, geldiğinizi, kendilerine iletiriz” gibi bilinen klasik yöntemlerin de işe yarayacağını düşünüyorum!

Şüphesiz bu konuda, patenti kendilerine ait olan başka yöntemler geliştirmiş yöneticiler, politikacılar vardır. Onların da o yöntemlerini paylaşmalarında, o türlerle ortak mücadele açısından fayda var!

Tüm okuyucularıma, sohbeti aranan, birlikteliğinden mutlu olunan dostlardan mahrum kalmama; konuşması çekilmez olan, gereksiz, yüzsüz olanlardan uzak olma dileklerimle…

[*] [*] [*]

“If it is more than half page, it is not worth to read it./Eğer bir (konudaki) metin yarım sayfadan uzun ise, okumaya (dinlemeye de) değmez”.

İngiliz Atasözü