Toplumda; meslek, yönetim ve varlıklı olma basamaklarının üst sıralarına ulaşmış başarılı kişilerin, tevazu, yardımseverlik, hep gülen yüz gibi güzel niteliklere sahip olmasının, bu kişilerin değerini daha da artırdığı bilinen bir durumdur. Eğer bu kişi, bir de çok değerli bir doktor ise, onun toplumdaki yeri bir başka olur.
Özellikle kamuda, atanarak ya da seçilerek yüksek mevkilere gelen önemli kişilerin eşlerinin de, eşler arasında, ya da kurum içinde, genel müdür, müdür, başkan, dekan… gibi havalarda olanları; eşlerinin, babalarının, kayınpederlerinin forsundan yararlananları çok gördüğümüz örneklerdendir. Böyle olmayan, üstelik kendisi gibi değerli bir eşe de sahip olanların değerinin ise, aile boyutunda olduğunu söylemeye gerek yoktur.
[*] [*] [*] [*]
KİM BU DEĞERLİ DOKTORUMUZ, HOCAMIZ?
Ben bu niteliklere fazlası ile uyan bir doktorun adını, kendileriyle karşılaşmazdan önce duymuştum. Kontrol işleri tarafımızdan yürütülen Bursa temel planlarının yapılması ihalesi yüklenicisi MNG Holding’in üst düzey yöneticilerinden birisi, ailesi ile birlikte çok büyük bir trafik kazası geçirmiş, kaza sonrası uzun ve başarılı bir tedavinin ardından sağlığına kavuşmuştu.
Tedavi sonrasında, kendileri ile birlikte olduğumuzda, “Hocam, ailem ve ben bugün hayatta isek, bunu değeri doktorumuza borçluyuz” demişlerdi.
Bu değerli bilim adamı, doktor kişi, bir süre sonra Bülent Ecevit Üniversitesi’nde (Karaelmas Üniversitesi) görev alacak ve 15 yıla yakın öğretim üyeliğinin yanında bir dönem Dekan, iki dönem de Rektör olarak görev yapacaktı. Ben de kendisi ile 1,5 yıl kadar, Dekan-Rektör ilişkileri içinde birlikte görev yapacak ve onu yakından tanıma imkanı bulacaktım.
[*] [*] [*] [*]
HOCAMIZIN REKTÖRLÜK GÜNLERİNDEN İKİ OLAY…
Burada bu değerli bilim adamı doktorumuz ile aramızda geçen ve Dekanlık görevinden ayrılmamla sonuçlanan, yönetim içerikli iki olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ilk yılıydı. Ankara’da tüm üniversitelerin ve bazı sivil toplum örgütlerinin katılımı ile “Ordu Göreve” pankartıyla hatırlanan, (“Atamıza Şikayet” temalı), Anıtkabir’e bir yürüyüş düzenlenecekti. Bu yürüyüşe, (o dönemi yaşayan akademik personelin de hatırlayacağı üzere) üniversitemiz birimlerinden de otobüslerle gidilerek katılım sağlanacaktı. Rektörlük, bu yürüyüşe katılacakların adlarının ve sayılarının bildirilmesi için dekanlıklara ve diğer birimlere bir yazı göndermişti.
Ben de bu yazıyı, gereği için Mühendislik Fakültesi Bölüm Başkanlıklarına göndermiştim. Bölümlerden katılım talebi olmayınca, “Anılan yürüyüşe Fakültemizden katılmak isteyen bulunmamaktadır” mealinde bir yazı ile durumu Rektörlük makamına iletmiştim. Bu iletme sonrasında, kendileri ile karşılaştığımda, asabi bir yüz ifadesiyle “Sayın Dekan, Fakültenizden yürüyüşe katılım olmadığını bildirmişsiniz. Önemli değil, yeterli katılım da var. Kimse bile katılmasa, ben üniversitemin pankartını tek başıma taşıyacağım” gibi sözlerle kızgınlıklarını ve kırgınlıklarını iletmişlerdi.
Ben de kendilerine, bölümlerden gelen dönüşlerin sonucunu ilettiğimi söylemiş ve kızgınlığını azaltmak düşüncesiyle, daha sonra yardımcım Sayın Mehmet Kopaç’ın katılımını sağlamıştım. Bu olay, Dekan-Rektör ilişkilerimizdeki ilk fay oluşumu olmuştu.
[*] [*] [*] [*]

Bu olaydan sonraki ikinci kırılma ise, aşağıdaki olayla olmuştur:

Cumhuriyetimizin 80’inci kuruluş yılı nedeniyle Mühendislik Fakültesi olarak bir konferanslar serisi düzenlemeye karar vermiştik. Buna göre de her bölüm, kendi ilgi alanı ile ilgili popüler bir konuda bir konferans organize edecek, konferansın konusunu ve konferansı verecek olanın adını Dekanlığa bildirecek, Dekanlık da bu bildirimlere göre programını yaparak, Rektörlük makamının onayına sunacaktı.

Bu kapsamda, Jeoloji Mühendisliği Bölümü adına dışarıdan derse gelen (ve Fakültemize öğretim üyesi olarak geçmeye de istekli olan Erdemir’den yeni emekli olmuş, çok da iyi bir özgeçmiş dosyasına sahip olan) Maden Doçenti Sayın Hayri Erten’in “Bor Minerali ve Ülkemiz için Önemi” konulu bir konferans vermesi üzerinde mutabık kalmıştık.
Bir gün, Rektör Bey’in sekreteri aradı ve makamda beklendiğimi iletti. Bu ileti üzerine makama gittim ve hiç bekletilmeden içeriye alındım. Her zaman olduğu gibi sıcak bir ortamda, günlük-güneşlik bir havada sohbet ederken, “Şuna bir bakar mısın?” diyerek önüme bir kağıt uzattılar.
Kağıtta, Doç. Dr. Hayri Erten’in Maden Mühendisleri Odası’na gönderdiği, kendi konferansının duyurusu yazılıydı. Hemen kendisine dönerek, “Hocamız dışarıdan geliyor. İşleyişi bilmiyor. Böyle bir konferans planımız var, ama henüz Rektörlüğün onayına sunmadık” der demez, kendileri bir anda gökteki karabuluttan boşalan bir afet gibi patladılar. “Kim bu adam? Siz bile benden habersiz bir şey yapmaz iken, benim üniversitemde, benim haberim olmadan nasıl konferans veriyor? Nasıl sağa-sola duyurular yapıyor? Bu konferans hemen iptal edilecek, ilişiği kesilecek, kampüse girmeyecek...” gibi sözlerle odayı inletiyor, oda içinde bir sağa-bir sola gidip-geliyordu.
Ben de, bir anda ortaya çıkan bu durumun böyle büyük bir kızgınlığa neden olmasını anlayamamanın şaşkınlığı içinde kendilerine, “Sayın Hocam, tabi ki iptal edilir, ilişiği de kesilir, makamın istemediği bir şey olmaz. Ama bu kadar kızgınlığa ne gerek var? Sağlığınıza da zararlı” gibi sözler söyleyerek, çayımı da bitirmeden, izin de istemeden odadan ayrıldım.
Ertesi günü sabahı odamda, Rektör Bey’i kızdıran durum ile ilgili olarak yapacaklarımı işleme koymaya hazırlanırken, telefonum çaldı. Arayan, Makine Mühendisliği Bölüm Başkanı (daha sonra YÖK Yürütme Kurulu Üyesi de olan, adı üniversitemiz kütüphanesine verilen!) Sayın Prof. Dr. Durmuş Günay’dı.

Sayın Rektörümüzün biraz önce Makine Mühendisliği Bölümü’ne geldiğinde kapıda, dışarıdan derse gelen Doç. Dr. Hayri Erten ile karşılaştığını ve “Sen hala buralarda mısın? Defol, hemen kampüsü terk et!” gibi sözlerle kendisine bağırdığını ve yakasından tutarak, bölüm binası dışına çıkardığını; Fakülte Sekreterine de kampüsten uzaklaştırılması talimatını verdiğini; bölümde olayı gören-duyan herkesin şaşırıp kaldığını, heyecana kapıldığını anlattı.

Sayın Rektörün parlama ve patlamalarının çok ani ve şiddetli olduğunu duymuştum, ama ilk kez karşılaşıyordum. Hemen o anda, bir Rektörün bu kadar kızmasına neden olan bir Dekanın görevine devam etmesinin doğru olmayacağı gerekçesiyle görevden affımı isteyen dilekçemi Rektörlük kaydına gönderdim. Kısa bir süre sonra da isteğimin kabul edildiği bildirildi.
İstifam sonrasında, Mühendislik Fakültesi Dekanlığı’nı bir süre kendileri üstlendiler ve Fakültede, tüm öğretim üyelerinin katıldığı bir toplantı düzenlediler. Bu toplantıda şahsımla ilgili çok güzel sözler de söylediler ve teşekkür ettiler. Bu konuşmayı yazıya dökerek, bölümlere dağıtımını da yaptılar.
[*] [*] [*] [*]
Sayın Rektörümüz, çok değerli bir doktor, bilim adamı, her konuda iyi niyetli bir Atatürkçü’ydü. Ama bana göre, maalesef iyi bir yönetici değildi. Zaten (hayatı bilimsel çalışmalarla dolu olan) iyi bir bilim adamından iyi bir rektör, ya da yönetici de olmazdı!

Bu kadar hizmetlerinden sonra, geçtiğimiz günlerde, üniversitemizden ve kentimizden ayrılan bu değerli bilim adamı doktor kimdi? Aslında bu kadar anlatımdan sonra yazmaya, söylemeye gerek de yok.

Bu değerli doktor, bilim insanı, tabi ki Sayın Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz Beyefendi’ydi.
Rahmetli Aydın Menderes’in de geçirdiği önemli trafik kazası sonrasında hayata tutunmasını sağlayan Sayın Hocamız hakkında ne kendisini tanıyan meslektaşlarından, ne de gördüğüm-tanıdığım hastalarından, yanında görev yapanlardan hiç olumsuz bir şey duymadım.
[*] [*] [*] [*]
BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE BEܒYE GELEN YÖNETİCİLER…
Değerli okurlarım; burada bir konuya da değinmeden geçemeyeceğim. Bülent Ecevit Üniversitesi’nin; Akademi döneminde atanan başkanların, Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı iken atanan dekanların, üniversite olunca atanan rektörlerin, Zonguldak’ın en küçük bir dahlinin olmadığı ortamlarda yapılan ayarlamalar ve planlarla belirlendiğini, benim gibi açıldığı ilk günden, “kullanım süren doldu” denilip kapının önüne konulana kadar az-çok konunun içinde, kenarında olanların hemfikir oldukları bir husustur.
Diyeceksiniz ki:
“Üniversitelerde rektör adayı seçimleri yapılmıyor mu?”
Bu seçim konusunu, “Keşke, seçimsiz bir sistem olsa” diyerek geçmek isterim. Bu durum, diğer benzer üniversitelerde de herhalde aynıdır. (Sanırım, böyle olması da gerekir. Zira YÖK’ümüz ve üniversiteler özerk kurumlardır!)
Hiç birisinin bu görevlere uygun olup-olmamaları konumuz olmayan bu değerli yöneticiler, genelde makama atanınca Zonguldak’a gelmişler, makam görevi dolunca da üniversiteden ve Zonguldak’tan ayrılmışlardır.
Ancak Değerli Hocamız Sayın Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz, makam sonlandıktan sonra emekli olana kadar 5-6 yıl daha Zonguldak’ta hizmetine devam ederek, Zonguldak’a gelişinin sadece makam için olmadığını göstermişlerdir.
Şimdiki Sayın Genç Rektörümüzün de (çabalarımızla açılan Bölümüne, daha önce yardımcı doçent olarak atanmak için geldiklerinden, kendileri de bu genellemenin şimdilik, kısmen dışında oldukları söylenebilir) zira makamdan ayrıldıktan sonra Zonguldak’ta kalıp-kalmayacakları belli değildir!

Değerli Hocamız Sayın Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz, (duyduğum kadarıyla) sessiz-sedasız üniversitemizden ve kentimizden ayrıldılar. Bir gazeteci kardeşimiz, ayrılması öncesinde 8 yıllık Rektörlük dönemi, Zonguldak ve üniversitemizin geçmişi ve geleceği gibi konularda bir röportaj yapsaydı, herhalde yararlı bir hizmet olurdu.

Değerli Hocamızın ve ailesinin, bundan sonraki yaşamlarında sağlık ve mutluluk içinde olmalarını, daha uzun yıllar hastalarına şifa dağıtmalarını dilerim. Bu satırları yazan kalemin, inşallah şimdiki Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Mahmut Özer’in ardından da bir şeyler yazmasını Allah kısmet eder.

Hepinizin geçmiş Ramazan Bayramı’nı tebrik ederim.