Değerli okurlarım; insanların beden ve zihin güçlerini kullanarak, zaman ve kaynak harcayarak ürettikleri, ekonomik değeri olan her türlü mal ve hizmet "üretim"; bunu gerçekleştirenler de "üretici" olarak adlandırılır.

Bir toplumdaki beden ve zihin gücü üretim faaliyetlerine uygun olan insanların, "üretenler"; üretilenleri "tüketenler" olarak iki grupta değerlendirilmesi mümkündür. Tükettiklerinden daha fazla değer üretenler, üretici; (organik atıklar dışında!) hiçbir ekonomik değer üretmeyenler ya da tükettiğinden daha azını üretenler ise tüketici grubuna girer. (Bu gruba, kuşkusuz, iş bulup da çalışamayanların, zamanında canla-başla çalışarak emekliliği hak edenlerin dahil olması düşünülemez!)

Bir birey, aile, toplum ya da devlet, eğer sürekli üretmiyor ya da tükettiğinden daha azını üretiyorsa, tükettiklerinin bedelini, devamlı borç-harç, yardım gibi yollarla karşılamaya çalışıyorsa), o bireyin, ailenin ya da toplumun (piyangodan ikramiye çıkması, mirasa konması, topraklarından petrol fışkırması gibi bir şans doğmadıkça!) yarınlarının bu günlerinden daha iyi olması mümkün değildir.

Günümüzde, her alanda, sadece üretmek de, gelişmiş ülkelerdekine benzer rahat bir yaşam için yeterli olmuyor. Üretilen mal ve hizmetlerin hem kaliteli ve ucuz, hem de teknoloji yoğun (yükte hafif, pahada ağır!) değerli ürünler olması gerekiyor. Ayrıca da, üretimden sağlanan gelirlerin ya da bu arada alınan borçların, iyi kullanılması, yeni üretimler için değerlendirilmesi de gerekiyor.

Bu noktada, Hititler zamanından kalma yol ve yöntemlerle, büyüklükleri bir-iki dönümü bile bulmayan arazilerde fasulye, kabak, pırasa, ıspanak gibi tarım ve kütük demir gibi yarı mamul sanayi ve hammadde ürünleri üreterek ve satarak; ya da mevcut (özellikle de borç-harçla sağlanan!) kaynakları, üretim dışı alanlarda harcayarak refahı yakalamanın mümkün olamayacağını söylemek için de iktisat uzmanı olaya gerek yoktur.

Şüphesiz en değerli üretim, insanlara en yararlı olanlar; en değerli üretici de bu yararlı ürünleri üretenlerdir. Bu en değerli üretimse bilim (çaresiz hastalıklara çare bulma gibi, bilinmeyenleri bilinir yapma); en değerli üreticiler de bilim üreten bilim insanlarıdır.

[*] [*] [*] [*]

İSRAF...

Kendi kazancımız olsun ya da olmasın, gösteriş, kişilik noksanlıklarını telafi ve bastırılmış arzuların tatmini, güçlü görünme, görgüsüzlük gibi nedenlerle, insani değerlerin, dinlerin, örfün uygun görmediği; ne kendisine ne de topluma bir yararı olmayan gereksiz ve aşırı harcamalar ve tüketimler "israf" olarak değerlendirilir.

Kendi üretimimiz ve kazancımız ile de olsa, her türden israf için dini, ahlaki, insani ve hukuki sınırlamalar vardır. Bu sınırlamalar, ya da israfa yüklenen anlamlar, ekonomik, sosyal ve kültürel şartlara göre, az-çok farklılıklar gösterse de, her toplumda vicdan taşıyan insanların, insani, dini, ahlaki değerlerin hoş görmediği gereksiz ve aşırı tüketim davranışları olması ortak paydadır.

Ülkemizde, aileler düzeyindeki israfların boyutlarını biraz olsun anlayabilmek açısından, biraz hali-vakti düzgün olan yeni nesil evlatlarımızın ve torunlarımızın ayakkabı, urba ve oyuncak dolaplarına, özel okula gidenlerin çekmecelerine, kullandıkları telefonlara; ailelerin çöp atıklarına (verecek ya da kabul edecekler bulabiliyorlarsa!) verdikleri kullanılmış ya da hiç kullanılmamış her türden eşyalarına bir göz atmanın yeterli olabileceğini düşünüyorum.

Ancak ülkemizde israfın insani değer yargıları ve dini duyguları yüksek olan insanları en fazla rahatsız edeni, kamu yönetimlerinin ilgi alanına giren hizmet alanlarında olanlardır. Ülkemiz, belki de, dünyada, öğrencilere ve duyarlı insanlara israf kavramının ne olduğunu anlatmak için yararlanılabilecek en uygun ülkelerden birisidir!

Kamu kaynaklarının harcanmasında ve kamu mallarından yararlanmada yaşanan, bir bölümü de vukuat türünde olan israflara örnekler vermek istense, sadece başlıklarını sıralamak sayfalar tutar. Herhalde başka hiçbir ülkede, "Devlet malı deniz, yemeyen domuz" gibi atasözü olmuş çok uygunsuz bir ifade yoktur. Bu israflara kamu tarafından yapılan mal ve hizmet alımlarında, bilerek ve tasarlayarak devleti zarara sokma, birilerine yarar sağlama eylemleri de israfın aynı zamanda suç teşkil eden türleridir.

Hiçbir ekonomik değer üretmeyen, yapana ve rantçılara kazanç sağlayan; ihtiyaç önceliği de olmayan taşa-toprağa, gökdelenlere, üzerinden yeterince trafik geçmeyecek yollara, köprülere; içi-dışı son derece lüks ve gösterişli mefruşatla donatılmış kamu binalarına harcanan kaynaklar kamusal israfın en sık görüldüğü israf teşhir alanları niteliğindedir. (Bu arada, Polonya'nın Krakov Üniversitesi'nde, dekanların ve öğretim üyelerinin odalarındaki masa-koltuk gibi mefruşatın İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma olduğunu da bilgilerinize arz ederim!)

Bu kamusal israfların küçük boyutta olanlarını olsun, saygı değer kamu yöneticilerimizin, eğer zaman bulabilirlerse, bodrumlarındaki ve etraftaki hurdalık depolarına atılan, hurdacılara satılmayı bekleyen ve oralara atanlar tarafından çoğu kez, "abi, çoğu gıcır gıcır!" sözleriyle tanımlanan koltuk, masa, dolap, ranza gibi, nesneleri; belki biraz modeli eskimiş bilgi-işlem donanımlarını, çöpe giden yemekleri ve ekmekleri; kulaklarından cep telefonlarını hiç ayırmayan, kuytu köşelerde sigara tüttüren çalışanlarını ve daha nicelerini bizzat görmelerini dilerim.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Sayın Ekrem İmamoğlu'nun "İsrafa 'dur' diyeceğiz!" sloganına "...ve her türlü yolsuzluklara 'dur' diyeceğiz!" eklemesini de yaparak, tüm belediye başkanlarının ve kamu yöneticilerinin, halk huzurunda, "Kur'an, iman, namus, vicdan" üzerine yemin etmelerinin israf ve yolsuzlukla mücadele konusunda faydalı olabileceğini düşünüyorum!

[*] [*] [*] [*]

Değerli okurlarım; her türden ve her ortamdaki israfın önlenmesinin, başta devlet kurumları ve görevlileri olmak üzere tüm eğitim-öğretim kurumlarımızın ve eğitim-öğretim kadrolarının, duyarlı vatandaşlarımızın, sivil toplum kuruluşlarımızın ve ailelerin mücadele etmeleri gereken en öncelikli konulardan birisi olduğuna inananlardanım.

Ancak bu mücadelede, "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz" buyuran bir peygamberin ümmeti olanlara; kutsal kitabında, israf ile ilgili onlarca ayet olan kutsal kitabımıza inananlara ve bunları Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara anlatmak ve örnek olmakla görevli olanlara daha fazla görev ve sorumluluklarının olduğunu yazmaya ve söylemeye gerek yoktur.

"Dindar nesil" yetiştirme hedefine ve halkımızın da arzularına uygun olarak, ülkemizde, halen faaliyet gösteren 610 imam-hatip okulunun; birçoğu ikinci öğretim de yapan 115 kadar ilahiyat fakültesinin, sadece Diyanete bağlı (700 bin öğrencisi olan) 25 bin dolayında Kur'an kursunun; 100 bini iman-müezzin olmak üzere, 150 bine yakın personeli olan bir Diyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığı biliniyor.

Bu sayılara, "Biz daha makbul Müslümanız!" yarışında olan kayıt dışı cemaat ve tarikat yapılanmaları da dahil edilirse, israfla ve başka musibetlerle mücadele etmenin Allah ve peygamber buyruğu kutsal bir görev olduğunu bilen ve mücadele etmeleri gereken ne kadar büyük bir güce sahip olduğumuzu söylemeye gerek yoktur.

Bu büyük mücadele gücüne de rağmen, ülkemizde (cemaati olmayan yeni lüks camilerin yapılması; minare sayılarındaki ve yüksekliklerindeki yarışlar da dahil!), her alandaki israf bu kadar fazlaysa, bu gücün israfla mücadele konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Başta insan israfı olmak üzere, her türlü israfın önlenmesi ve aylardır (bana göre!) gereksiz yere milleti meşgul eden, 23 Haziran 2019 Pazar günü İstanbul'da yapılacak olan seçim tekrarının İstanbullular ve ülkemiz için hayırlı olmasını; sevgili öğrencilerimizin rahat bir yaz tatili yapmalarını dilerim.