Tanyeri yavaş yavaş aydınlanıyordu.
Siyah ile beyaz ipliğin birbirinden ayrılmaya başladığı vakit…
Yıldızlar yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
Horoz sesleriyle uyandı.
Bismillah…
Yatağın ortasına dizlerini dikerek oturdu.
Yerde serili yatağın ayak yanında bulunan elbiselerine el attı.
Yatmadan önce iç içe sardığı yün çoraplarını eline aldı.
Birbirinin içinden çıkardı.
Tersine-doğrusuna baktı.
Sağ ayağından başladı giymeye…
Çorabı ayak bileğine kadar giydi.
Çizgili pijamasının paçalarını da ayak bileklerinde topladı.
Çorabı üzerine çekti.
Çorabın ipini fazla sıkmadan kaval kemiğinin üzerinde iki defa doladı.
Artan bölümü ilmek yaptı.
Sol ayağına da çorabı giydi.
Özenle pijamasını çorabın içine soktu ve çorabın ipini bağladı.
Yatağın ayak yanına diyeldi (ayağa kalktı).
Yerdeki dizleri ve oturak yerleri gadaklanmış (özensizce dikilmiş) pantolonunu eline aldı.
Çıkarırken ters dönmüş bacaklarını düzeltti.
Önce sağ ayağından başlayarak pantolonu bacaklarına geçirdi.
Kazağını belinin altına kadar uzattı.
Pantolonu üzerine çekti.
Fermuarını çekti.
Kemer yerine bağlanmış ip ile belini bağladı.
Kapıya yöneldi.
İçeride yanan ocaktan simsiyah olmuş odanın kapısını yavaşça açtı.
Gacırdayarak açılan kapının tahta eşiğinden atladı.
Hemen karşısında bulunan çardak kapısının önündeki ibrikteki su ile yüzünü yıkadı.
Döndü içeri.
Hem yatak odası…
Hem mutfak…
Yer sofrası, ocak başının hemen yanına kurulmuş.
Birlikte oturdular.
İki kocaman, bir çocuk…
Ocakta fokurdayan ıhlamur çaydanlığı…
Sofrada bolluk…
Tereyağı, keçi peyniri, süt, çökelek, keş, pekmez, yıllanmış kestane balı, ceviz-fındık ezmesi, süzme yoğurt, birkaç hafta önce kesilen keçinin kavurmasından bir parça, taşta nar gibi kızarmış mısır ekmeği…
- Bismillah çekmezsen, şeytan ekmeğine ortak olur.
- Bismillah çekmezsen, karnın doymaz.
- Bismillah çekersen, bir dilim ekmekle doyarsın.

Yemekler güzel olduğundan, hemen doymamak için biraz yedikten sonra besmele çekerdi.
Bismillah çektin mi?
Biraz yedikten sonra çekti.
Doydu, “Ya Rabbi şükür” dedi.
Büyükleri bekledi.
Hep beraber kalktılar.
Çıktı, elini yıkadı.
Alt kata indi.
Davarları boşladı.
Asıl mesele o zaman başladı.





Güne dik olan yerlere doğru yön verdi davarlara…
Peşinden dedesi yetişti.
Eve en yakın otlaklardan birine vardılar, kısa zamanda...
“Hayvanlar ziyanlık yapmasın” diye birer tarafından durdular, sürünün…
Biri komşunun bahçesinin önünde, diğeri başka bir komşunun tarlasının kenarında…
Hayvanları orta yere aldılar.
Yerler ıslaktı.
Bir karış boy atmış olan otların üzerindeki çiğseler paçalarını ıslatıyordu.
Onun için çaktırmadan bulduğu en yakın kayanın tepesine çıkıyordu.
Dışarıdan bakan, en azından öyle zannediyordu.
Hiç de öyle değildi mesele;
Hikaye var.
Tam onun beklediği yerde büyükçe bir kayanın altındaki mağarada bacak kalınlığında bir yılan yaşıyormuş.
Bu bacak, kimin bacağı kadar kalın bilmiyordu.
Ancak bildiği yılanın hikayesiydi.
Derken inmek zorunda kaldı kayadan.
Büyük bir hışırtı…
Ayağındaki Trabzon lastiğinin topuğuna bir şey çarptığını hissettiğinde kıyameti kopardı.
Avazı çıktığı kadar bağırdı:
- Anam gittim.
Sonra koştu, tüm hızıyla…
Düştü, kalktı, tekrar yuvarlandı, kalktı, koştu. Dedesine ulaştı.
- Ne oldu?
- Sanki yılan vardı.
- Yok oğlum, bu ıslak zeminde yılan olmaz, korkma…




Sonuç; güçlü zannettiğimiz düşmanlarımız olabilir.
Belki hayali bile ürkütücü olabilir.
Korkuyor da olabiliriz.
Korkunun ecele faydası yoktur.
Cesaret; tüm korkularına rağmen doğru bildiğin yolda yürümektir.
Cesur olmalıyız.
Biz orada yılan var diye, ne davarlarımızdan, nede çobanlığımızdan vazgeçtik.
Varsın yılan, yılanlığını yapsın.
Bu arada; yılana ne oldu?