İlkokula 5 yaşında başladım.


Her sabah büyük bir heyecanla okula gidiyordum.


Her gün yeni bir şey öğreniyordum.


Hoşuma gidiyordu.


Öğrendiklerimi akşamları dedeme anlatıyordum.


O da bıkmadan-usanmadan dinliyordu.


Okumayı çok kısa zamanda çözdüm.


Akşamüzeri okuldan çıkar çıkmaz doğru dedemin evine…


O hayvanları otlatmaya gittiğinden dönüşünü sabırsızlıkla beklerdim.


Hatta o gelinceye kadar babaannem bana biraz ceviz, biraz fındık verir, onları sürü yapardım.


Cevizler büyükbaş, fındıklar küçükbaş…


Yerde serili olan kilimin desenleri ise, değişik otlaklar…


Oynarken vakit çabuk geçerdi.


Akşama dedem gelir…


Yemekten sonra ajansları dinler…


Sonra bana kitap okuturdu.


Heceleye heceleye…


Başlardık.


Tah-ta ça-nak-lar…


En çok onu severdik.


Haftada bir tekrarı vardı.


Ezberledim.


Bu gün de paylaşmak istedim.


Hepsi bu kadar…



Süleyman Dede, iyice yaşlanmıştı.


Gözleri görmüyor, kulakları işitmiyordu.


Yemekleri üstüne-başına döküyordu.


Bir odadan öbürüne gidecek olsa, eşyalara ayakları takılıyor, evin düzeni bozuluyordu.


Oğlu ve gelini ondan bıkmışlardı, “Şu adam ölse de kurtulsak” diyorlardı.


Ona kötü davranıyorlardı.


Hele gelini, Süleyman Dede’yi sık sık azarlıyor, ona yapmadığını bırakmıyordu.


Evde onu tek seven, küçük torunu Aliş’ti.


Aliş, dedesine acıyor, babasıyla annesinin tutumlarına çok kızıyordu.


Bir akşam yemek yiyeceklerdi.


Sofraya yeni oturmuşlardı.


Süleyman Dede, yemek tabağını önüne çekmek istedi.


Tabak, içindeki yemekle birlikte yere düştü, kırıldı.


Örtüler kirlendi. Gelini çok öfkelendi:


“Bıktım, usandım artık senden! Sakarlığın yüzünden evde sağlam bir şey kalmadı! Nedir senden çektiğimiz? Allah canını ala da kurtulsak!”


Bangır bangır bağırdı.


Süleyman Dede içini çekti.


Hiçbir şey söylemedi.


Karnı açtı, ama yiyecek hali kalmamıştı. Sofradan kalktı.


Yatmaya gitti.


Yatağında bütün gece ağladı.


“Allah’ım, güzel Allah’ım, canımı al da kurtulayım! Böyle yaşamaktan bıktım artık. Oğluma ve gelinime yük olmak istemiyorum” diye yalvarıp yakardı.


Bu olaydan sonra Süleyman Dede’yi artık sofraya oturtmadılar.

Onun için birkaç tahta çanak yaptılar.

Yemeğini bu çanaklara koyup öyle verdiler.

Bu hal, küçük Aliş’in yüreğine dert olmuştu.

Annesine ve babasına kızıp duruyordu.

“Bir gün siz de yaşlanacaksınız, siz de öyle olacaksınız. O zaman ben de size böyle yapacağım!” diyordu.

Aliş’in babası ile annesi işe gitmemişlerdi.

Aliş, birkaç parça tahta bulmuştu.


Elindeki bıçakla tahtaları kesiyor, bir şeyler yapıyordu.


Annesiyle babası, bir süre onu seyrettiler. İkisi de meraklanmışlardı.


Acaba Aliş, bu tahtalarla ne yapıyordu? Sonra yanına gidip sordular:


“Ne yapıyorsun Aliş?”


Aliş, elindeki tahtayı yontmaya devam ederek, “Tahta çanaklar yapıyorum” dedi.


Anne-babası, “Ne yapacaksın tahta çanakları?” diye sordular.


Aliş, “Yaşlandığınız zaman yemeklerinizi bunlara koyacağım, size öyle vereceğim” dedi.


Karı-koca donmuş, kalmışlardı.


Söyleyecek tek kelime bulamadılar.


Bir süre birbirlerine bakıp durdular.


Birden yaşlandıklarını, Süleyman Dede’nin durumuna düştüklerini görür gibi oldular.


İçlerine bir pişmanlık çöktü.


Hemen Süleyman Dede’nin odasına koştular.


Ondan özür dilediler.


O günden sonra yemekleri birlikte yediler.


Süleyman Dede’ye, çok iyi davranmaya başladılar.