Hastalığı ilerlemişti.

Ömrünün son günleriydi.

Bir sahabenin yardımıyla ayakta durabiliyordu.

Mescide gitti.

Şöyle seslendi;

- Bende alacağı olan var mı?

Kimseden ses çıkmadı.

Yine sordu;

- Ben de hakkı olan var mı?

Sahabe suskun.

Sorusunu yineledi.

Arka tarafta duran sahabelerden biri ayağa kalktı.

- Hudeybiye’de siz atınıza binerken, ben elinizden tutmuştum. Siz ata binince, atınıza vurmak isterken kırbacınız bana vurdu. Bu kul hakkına girer mi?

- Girer.

Hz. Ali’ye seslendi;

- O kırbaç kızım Fatıma’dadır. Git al gel onu.

Sahabe ayaklandı.

- Nasıl olur böyle bir şey?

Onları yatıştırdı.

Hz. Ali’yi gönderdi.

Hz. Fatıma durumu öğrenince, panikledi, üzüldü.

Daha çocuk yaşta olan, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i gönderdi.

- Dedelerinin yerine onlara vurulsun bu kırbaç…

Kırbaç geldi.

O mimberden indi.

Sırtını sahabeye döndü.

Bu kez:

- Siz kırbaç vurduğunuzda benim sırtında gömlek yoktu. Bu da hakka girer mi?

- Evet…

Gömleğini çıkardı.

Sahabe yine ayakta…

Onları yatıştırdı.

Kırbaç kalktı.

Tam inecek zaman O’nun iki kürek kemiği arasında bulunan mühre bir öpücük kondu.

- Anam-babam sana feda olsun ya Rasulallah…

İşte o sahabe Hz. Ukkaşe’ydi.

Kul hakkına bu kadar dikkat eden bir Peygamberin ümmeti…

Hz. Muhammed’in (sav) ümmeti.

Bir de kendimize bu açıdan bakalım.

Kendimizce mubah saydıklarımıza bakalım.

“Bir şey olmaz” dediklerimize bakalım.
Kısacası, vicdan aynasının karşısına geçip kendimize tarafsız bir bakalım.

Ramazan ayından bir de böyle faydalanalım.

Ehl-i Beyt ve oruç…

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, küçük yaşta hastalanırlar.

Hz. Ali ile Hz. Fatıma, çocuklar iyi olunca, ikisi de oruç tutar.

Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere verirler.

İftar etmeden, ikinci günün orucuna başlarlar.

O akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, “Allah için bir şey verin” diyen fakir ve miskinlere verdiler.

O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar.

O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler.

Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi.

Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi şöyledir:

"Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala'nın rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenab-ı Hak, onlara Şarab-ı Tahur içirdi."

(İnsan, 7-9, 21)

“Oruç tutayım” diye bozdum…

Mevsimlerden yaz...

Günler oldukça sıcak ve uzun…

Aylardan Ramazan…

Sabah erkenden başlayıp, gün boyu tırpanla ot biçmiş Tonyalı…

Hararetten, dili bir karış dışarıda varmış evine.

Kafaya takmış, orucu bozacak, ama arkadaşı bırakmıyor:

- Orucunu bozma, aha şunun şurasında akşama ne kaldı ki?

Bir punduna getirip bozmuş orucunu Tonyalı…

Arkadaşı:

- Ne yaptın? Nasıl bozdun orucu?

Cevap vermiş Tonyalı:

- Baktum ki, orucu bozmazsam, susuzluktan öleceğum. “Ölürsem bir daha Allah için oruç tutamayacağum” dedum. “Ey Rabbum, yaşayup senin için oruç tutayim” diye orucumu kestum.