“Kiren” ya da “kiran” diyoruz.


Yöreye, lehçeye, ağıza göre harflerde incelik-kalınlık farkı olabilir.


İnsanlarda bile oluyor.


Aynı ana-babadan olma çocuklar…


Tabiri caizse kimi odun…


Kimi kereste…


Kimi aslan…


Kimi tosun…


Kimi inek…


Kimi ayı…


Kimi tilki…


Kimi eşek olabiliyor.


Yapıya göre…


Tabi “aslanım” diye çağırılan evlat ile “eşek” diye azarlanan arasında biraz fıtrat farkı oluyor.


“Yavrum, ceylanım” diye çağırdığınız evlat ile “pasaklı” diye hitap edilen arasında da epey bir görsellik farkı vardır.

Yürekler bile ona göre kıpırdar.

Kırılır, heyecanlanır.


Kızar, sevinip güp güp atar.


Nereden nereye geldik?


Kiran ile kirenin söylenişinde de o kadarcık fark olsun.


Bunun ismi başka yerlerde “kızılcık”…


Eskiden sopası meşhurdu.


Şimdilerde insanlar sopa ile uğraşmıyor.


Hasmına pusu kurup ya bıçakla kesiyor…


Ya tüfek-tabanca ile vuruyor.


Gelişen çağın ağaçtan yapılan en namlı dayak aracı “haydar”…


İnsanlar önceden rastgele kestikleri sopalar ile kavgaya girişmiyor.


Marangozlar, tornada özenerek çekiyor. Cilalanıp parlatılan “haydar” araçtaki el freninin yanında taşınıyor.


Adam çocuğunu sırtında taşımıyor.


“Haydar”ı koltuğun arkasından ayırmıyor.

Öyle kolay kırılmaz.

Kavgada el değiştirmezse, taşıyan açısından pek de sorun olmaz.


Kızılcık sopası da öyledir.


Kolay kırılmaz.


Karşısındaki bayılmadıysa bile numaradan bayılsın.


Ya da biraz gayret edip hasmının elinden kızılcık sopasını alsın.


Sopa kimdeyse, karşısındaki düşünsün.



Buraya kadar çok güzel saçmaladık.


Sizde okudunuz.


O zaman hak geçmesin.


Köşenin hakkını verelim.


Bizim bir kiren ağacımız vardı.


Halen var.


Eskiden büyükanam (babaannem) onun meyvesini toplar.


Göynütür (iyice olgunlaşıp yumuşaması)…


Sonra ilistire serer, çekirdeklerini ayırır.


Torbaya doldurur, kabuklarını ayıklar.


Sonrada çardağa (balkon) yufkadan azıcık kalınca şekilde bir bezin üzerine serer, kuruturdu.


Biz ona “pestil” derdik.


Dürüm yapar, yerdik.


Göynümesine göre tatlı ya da ekşimenli olurdu.


Çok doğal olurdu.


Konservede, biraz sulu ise, “pekmez” derdik.


Şimdi hayal ediyorum.


İçerisine biraz fındık-ceviz ezmesi…


Bir bardak ıhlamur çayı…


Çıkmış çardağa…


İşte mutluluğun resmi…


Dünyanın cenneti budur.


Çok şükür.


Hayali bile güzel.



Niye yazdık?


Hani “yöresel değerler” diyoruz ya…


Kırsal kalkınma…


Kaybolan ürünler…


Vesaire…


Bunun için büyük destekler var.


İşte bir ürün…


Hadi birlikte Zonguldak’a has kiren pekmezi yapalım.


Biraz sulandıralım, hoşafını çıkartalım.


Yetmedi; reçelini yapalım.


Bir aklı evvel yetenekli bulabilirsek, turşusunu kuralım.


Yaş pastaların üzerine süs olarak yerleştirelim.


Araştıralım.


Tanıyalım.


Tanıtalım.


Bu konuda elimizi taşın altına koyalım.


Yatırım yapalım.


Kırsalda istihdam sağlayalım.


Gençleri gurbetten kurtaralım.


İnşaatlardan beri alalım.


Onlara para kazandıralım.


Çoluk-çocuğunun içine çağıralım.


Kirenin pestilini çıkaralım.


Markalaştıralım.


İşi zora koşmayalım.


İnsanları bürokrasi ile yormayalım.


İmece usulü bir çalışma yapalım.


Böylece bir geleneği de yaşatalım.


Tüm bunları yaparken, hakka saygılı olalım.


Torpil yapmayalım.


Kendimize, nefsimize, milletimize sahip çıkalım.


Kimsenin hoşafını çıkarmayalım.