Bolluk istemiş.

Allah vermiş.

Ambarlar dolup taşmış.

Artık malzeme konacak yer yok.

Konu-komşuya dağıtmış.

Ancak boşaltamamış ambarları…

Allah daha çok vermiş.

Sonra seslenmiş Mevla’ya:

- Yeter. Koyacak yer kalmadı…

Nida gelmiş Mevla’dan:

- Yolda giderken ekmek ye…

Yemiş…

Bu sefer daha da bereketlenmiş hanesi…

Sormuş:

- Hani yolda giderken ekmek yersem daha vermeyecektin?

- Sen “ekmekler yere dökülmesin” diye altına bez tuttun. Onun için bereket arttı.

Bu Hazreti İbrahim’in kıssasının bize çocukluğumuzda anlatılış şekli…

Halil İbrahim bereketinin kaynağı…

Böyle yetiştirildik.

Böyle inandık.

[*] [*] [*] [*]

Biz, çok sevdiğimiz yemeklerin olduğu sofraya oturduğumuz zaman besmeleyi geç çekerdik.

“Hemen doymayalım” diye…
Besmele çekersek, hemen doyardık.

Öyle yokluk içerisinde, öyle iman ederdik.

Tek amacımız var; Allah’ın rızası…

Tek korkumuz var; Allah’ın azabı…

Bir işi yaparken, karşılığını sadece ondan beklerdik.

Kim, kimden umarsa, karşılığını ondan bekleyecek, bilirdik.

[*] [*] [*] [*]

Atilla Öksüz’den dinledik.

Önemli (!) insanların şehit cenazesinde yer kapma yarışını…

Önce bir düzeltme yapalım:

“Sen kimin için öldün, bunlar neyin derdinde?”

Bu, Atilla Öksüz’ün köşe başlığı…

Yazının içinde tekrarlamamış.

Sevindim.

Çünkü Bakara Suresi 154’üncü Ayet;

“Allah yolunda öldürülenlere de ‘ölü’ demeyin. Onlar diridir, ama siz anlamazsınız.”

Böyle diyor.

Gelelim asıl konumuza;

O gün…

Yani mahşer günü…

Kim, neyi, niçin, kimden umarak yaptıysa, karşılığını ondan alacak…

Öyle diyor Yüce Mevla...

Bir… Şehidimize “ölü” diyemiyorsak, ki öyle…

O, bu durumun farkındadır.

İki… Yanlarındaki gösteriş budalalarına gelince… Onlar da bu durumun farkındalar…

Üç… Vatandaşlar samimi... Aile kendi acısını yaşıyor.

Dört… Geri bir tek fotoğraf makinaları, kameralar, gazeteler kalıyor.

İşte o gün kameraların, fotoğraf makinalarının sana vereceği bir şey yok.

Yaptığınız mücadele boşuna…

Sonuç yok.

Bu dünyada ayıp…

Öbür dünyada kayıp…

Atilla “gelme” diyor ya…

Az bile diyor.

Yorma kendini.

Atilla’yı da yorma.

Yüce Mevla biliyor.

Biz de biliyoruz.

Kaç kişiyi kandırabilirsin ki…

Üzücü olan tarafı şu:

İnsanların acısından ne kadar nemalanabilirsin?

Düşün…

Ellerini başının arasına alıp öylece düşün.

Yoksa yine başka yerlere çalışır kafan.

Biraz sıkıştır.

Hak vermezsen bize…

Acımazsan kendine…

Sana diyecek başkaca söz yoktur bizde…

Şehit geliyor…

Yıldızını parlat, güneşini yak

Açıl ey gökyüzü, şehit geliyor

Cenneti Ala’yı lutfeyledi Hak

Kat kat yarıl, yol ver, şehit geliyor

Bulutuna söyle yas bağlamasın

Islanmasın koçum, gök ağlamasın

Kuşların ötüşüp can dağlamasın

Goncamı aşkla der, şehit geliyor

Alnına şehadet damgası basmış

Boynuna şefaat mührü asmış

Böyle gelen yiğit has oğlu hasmış

Yollarına gül ser, şehit geliyor

Nur inmiş yüzüne, seyre doyulmaz

Gören hangi yürek o an bayılmaz

Birbiri ardınca ikram, sayılmaz

Lebinde şerbet var, şehit geliyor

Süreyya selamın versin şahana

Firdevs kapıların açsın ol hana

Sığamaz aslanım yedi cihana

Yeryüzü ona dar, şehit geliyor

Sırtında delinmiş kanlı parkası

Çıkarıp giyecek atlas hırkası

Melekler kolunda teşrif fırkası

Huzura bekler Berr, şehit geliyor

Mücella Pakdemir