Zonguldaklı olunca, hele bir de Devrekli olunca, yöresel şive kaçınılmaz oluyor.
Köy yaşamını anlattığım yazıya, çok olumlu tepkiler geldi.
Hatta, "Bir süre köyleri yaz" dediler!
Yazalım o zaman...
Eskiden köylerde suyu kovalarla taşırdık.
Suyu aldığımız yere "muğar" derdik.
Muğar, "genellikle yol kenarlarında herkesin yararlanması için yapılan, borularla gelen suyun bir oluktan veya musluktan aktığı, yalaklı su haznesi veya yapısı"na denirdi.
Su almaya giderken, "Muğaryana gidiyoz" derdik.
Tabi, o zaman sabit telefon yok, cep telefonu yok, WhatsApp yok, Instagram yok, Twitter yok, Facebook yok...
İletişim ve etkileşim muğaryanda olurdu.
Su sırası beklerken, aşık olurduk.
Sıramızı verir, konuşmuş olurduk.
Köy meydanına ise "yazı" derdik.
"Ana, ben yazıya gidiyorum" derdik.
Yazıda oynardık, tüm oyunlarımızı...
Her evin önünde mutlaka bir dut ağacı olurdu.
Ceviz ağaçlarıysa, mutlaka evlerden uzak dikilirdi.
Ben, kızılcığı çok severdim.
Bizde, kızılcığa "kiren" denirdi.
Kiren eğşisi (ekşisi) yapılırdı.
Karnın mı ağrıyor; sulandır, iç kiren eğşisini...
Her derde devadır.
Ama ben, en çok "horata"ya heves ederdim.
Horata, "erkek kınası"ydı.
Kadınlar, kınada eğlenirken; erkekler de, erkek tarafında içkili-yemekli-köçekli eğlence yaparlardı.
Çok küçüktüm, o zamanlar...
Büyükler; içer, eğlenir, köçek oynatırlar, ara ara da bellerindeki tabancalarla havaya ateş ederlerdi.
Biz de, o boş kovanları toplamak için yarışırdık. Üç gün sürerdi, bu eğlenceler...
Kına-horata, gelin alma, duvak... Cuma akşamı başlar, pazar günü öğleden sonraya kadar devam ederdi.
Ne yalan söyleyeyim, bir horataya katılıp içmek, eğlenmek ve havaya ateş etmek nasip olmadı bize...
Tarla sürerken, öküzleri ilerletmek için "öğrendire" kullanırdık.
Fındık dalından kesilmiş, uzun, düz sopadır, öğrendire...
İnce tarafına bir çivi çakılırdı.
Öküz durunca, öğrendire ile öküze dürtersiniz...
Çivi, hayvana batınca, canı yanar, yürürdü.
O çiviye de "nodul" denirdi.
Yazılarımızda kullandığımız taktik, "öğrendire" ve "nodul" kullanmaktan geliyor olabilir!
Bir de, birine kızdığımızda "sübek kafalı" derdik.
Sübek, beşikteki erkek çocukların bacakları arasına yerleştirilen "sidik şişesi veya sidiği bir kaba akıtacak boru"ya denirdi. Sübek, yalnızca kiren ağacından yapılırdı.
Ama işe yarardı...
Bizim sübek kafalılar, pek işe yaramıyor!
Bunları illa biri alıp, iki bacak arasına koyacak!
Sübek işte...

'Dizavşaklarıma eyi geldi'
Bu viagranın ilk çıktığı zamanlar...
Yaşlıca bir amcaya "viagra" diye ağrı kesici vermişler...
Eğlenecekler ya...
Ertesi gün, adamı görüp sormuşlar:
"Amca, durum nasıl? Eyi geldi mi?"
"Işam, o işte bir hareket yok. Emme dizavşaklarıma eyi geldi! Sen bana bi hap ta vesene..."
"Dizavşaklarım" dediği "diz kapakları" yani...

'Çonlarım ağrıya...'
İlçelerimizin birinde, sonradan siyaset yapan bir avukat, mahkemede müvekkilini savunmaktadır.
Avukat, "Efendim, müvekkilimin çonuna bıçak sapladı" deyince, hakim sorar:
"Çon ne, avukat bey!"
Avukat, o kadar kaptırmış ki kendini...
"Çon işte efendim, çonuna bıçak saplamış!"
Hakim, "Avukat bey, çonunuzu gösterir misiniz?" demiş.
Avukat, kalçasından aşağıya doğru, "İşte çonum" demiş.
Hakim, avukata yöresel ağızla konuşmamasını tavsiye edip, "kalça" diyerek, ifadeye devam etmiş.
Benzer hikayeler, doktorlar ile hastalar arasında da yaşanırdı.
Yaşı ilerlemiş büyüklerimiz, doktora gittiğinde, "Çonlarım ağrıya..." derdi.
Doktor, çonun ne olduğunu anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçerdi.

Posta
Seçim dönemlerinde adaylarla para pazarlığı yaparken "Pusula'ya Hürriyet kadar veriyorsunuz, bize de Posta kadar verin" diyen gazetecinin yazdıklarını okurken gerçekten eğleniyoruz!