Hacılar Deyneği.

Gerçekten "deynek" mi?

Yoksa şiveden "dernek" kelimesini "deynek" olarak mı söylediler?

Bilen yok.

Hacı kısmı gerçek.

Fi tarihinde hac kervanları orada mola verirlermiş.

Kurtuluş Savaşı'ndan dönen Büyük Dedem oraya yerleşmiş.

Zirveye yakın.

Ormanı var.

Arazisi var.

Suyu var.

Yerleşim için ideal.

Sonra dedem de köy içindeki evi babama bırakıp oraya yerleşti.

Yazlar serin ve nemli.

Kışlar soğuk ve çetin geçerdi.

İnsanlar doğanın dengesini bozma çabasına yeni girdiği yıllarda iki metre kar yağardı.

Onun için tüm yaz, kışa hazırlanırdı insanlar.

Ambarlar mısır ve buğdaya doyardı.

Samanlıklar ot, yaprak, sap ve samanla tıka basa doldurulurdu.

Hazırlıklar sürerken tarlalarda "karınca hikayeleri" anlatılırdı.

Sabah kuşluk vakti çalışmaya başlanırdı.

Ta ki gün kararıncaya kadar.

Yaz ortasında selam sabah ve hal hatırdan sonra kış hazırlıklarının nasıl gittiği sorulurdu.

Hatta havaların durumuna göre kış yorumu yapılırdı.

- Bu yaz çok kurak oldu.

- Uzun kurağın, uzun çorağı olur.

- Bu sene çok "kış" yağacağa benziyor.

Karakış bastırdığı zaman kimse kapıdan dışarı başını uzatmazdı.

Ihlamurlar demlenirdi.

Radyolar "kısa dalga"ya ayarlanırdı.

Kocaman yarma odunlar ocaklara dikilir.

Kenarında fıkır fıkır kaynayan çaydanlık.

Odunlar yanıp "kor" öbek öbek olunca ortası yarılır.

Tam ortasına mancar yaprağı serilir.

Dana önceden "bek" yoğurulan hamur, mancar yapraklarının üzerine serilir.

Hamurun üzeri mancar yapraklarıyla kapatılır ve yanlara taşan kor ile komple kapatılır.

Ocaklıklara kül çörekleri böyle sürülürdü.

Pişinceye kadar ince çubuklarla belli aralıklarla üstten vurularak kontrol edilirdi.

Çubuk tıklamaya başladığında ekmek olmuştur.

Yanına tereyağı bal ve yoğurt.

Demlikteki yirmi dört saat kaynayan ıhlamuru da bardağa döktün mü...

İsterse dışarıdaki kar dört metre olsun.

Yine böyle bir kar yağışının sefasını sürüyorduk dedemle.

Telefon yok.

Elektrik yok.

Ulaşım yok.

Bir tek insanlık var.

Bir haftadır kapımıza ulaşan kimse olmadı.

Zirvenin tadını çıkartıyorum.

Fındık ve cevizlerden kendime sürü yapıyorum.

Fındıklar koyun, cevizler inek.

Bir de fındık çubuklarını kırıp, onların uzayan kabuklarını büküp boynuz yapıyorum.

Onlara da sürünün keçi ve teke rollerini veriyordum.

Yayımla kuş avlıyorum.

Kayak yapıyorum.

"Kısa dalga"dan türküler dinliyorum.

Yiyip içip yatıyordum.

Bir sabah erkenden kalkıp çardağa çıktım.

Baktım karşı yolda, karın içerisinde bir hareket var.

Arada bir kafa dışarı çıkıp tekrar karın içine dalıyor.

Derken kafa değişti.

Derken yeniden değişti.

Dedemi çağırdım.

Keskin nişancı, gözlerini kısarak baktı.

- Baban geliyor. Yanında Abdulla'nın Memet'le Murat var.

- Yardıma gidelim mi?

- Ben bugüne kadar hep onun önünde oldum. Kanatlarımın altından çıkmadı. Önde gitmenin ne kadar zor olduğunu görsün. O hep benim çığırımdan geldi.

Buz kesen bir havada donmuş karın üzerinde yürüyemediklerinden, köstebek gibi yararak geldiler.

Ben onları hava almak için kafalarını dışarı çıkardıklarında farkettim.

İki metre karda kan-ter içerisinde kalmışlar.

Atletlerine varıncaya kadar, pehlivan gibi soyunmuşlar.

Karpuz gibi kızarmışlar.

Nefes nefeseydiler.

Bir hafta haber alamayınca merak etmişler.

Hal hatır etmeye gelmişler.

Yedik içtik.

Gittiler.

TGC'nin Ordu Semineri'nde gazetecilerin ortak şikayet konusu belirlendi.

Zonguldak'ta da böyle:

Para, pul, sosyal hak, patron baskısı, abone ve siyasi baskı.

Güllük gülistanlık yerde gazetecilik makul bir meslek değildir.

Dünyada iz bırakmak isteyenlerin ayakları yere kuvvetli basmalıdır..

Eksikleri göreceğiz.

Eleştireceğiz.

Öneri sunacağız.

Ve kimse rahatsız olmayacak.

Sana cevap vermeyecek, hatta şiddet uygulamayacak.

Ufak hesapları olanlar her zaman yapılan eleştirilerden rahatsız olurlar.

Cennette yaşamıyoruz.

Zonguldak'ta çığır açıyoruz beyler.