Siyaset; bazen serttir, tartışma olur, sesler yükselir.
CHP'nin kendi düzenlediği törende, kendi insanları arasında yaşanan tablo, artık “siyaset” sınırını çoktan aşmış durumda.
Zonguldak Valiliği önünde Harun Yücel'in çıkardığı kavga, düpedüz bir ciddiyet ve seviye sorunudur.
"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"gibi anlamı büyük bir günde; çocukların, egemenliğin ve birliğin konuşulması gerekirken, ortaya çıkan manzara ne yazık ki bambaşka.
Kimin, kime bağırdığı...
Kimin, kimi iteklediği...
Kimin, kime laf yetiştirdiği…
Ve en vahimi, tüm bunlar yaşanırken bir meclis üyesinden bahsediliyor!
Zonguldak Belediye Meclisi üyesinin, “Bırakın birbirlerini yesinler, rezil olsunlar" sözleri ne kadar manidar değil mi?
Eğer bu söz gerçekten söylendiyse -ki yalanlanmış değil- asıl rezalet tam da budur.
Çünkü "siyasetçi" dediğiniz kişi, kriz anında yangına körükle giden değil; tam tersine yangını söndüren olmalı.
Orada bulunan birinin görevi; kavgayı izlemek ya da keyifle seyretmek değil, sorumluluk almaktır.
Hele ki yanlış yapılan Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem ise!
Belediye meclis üyesi olmak, "Tahsin Erdem'in ekibinden olmak" demektir.
“Bırakın birbirlerini yesinler” demek; sadece kişisel bir seviyesizlik değil, temsil ettiği makama da saygısızlıktır.
Daha da düşündürücü olan şu...
Bu söz kime ait?
Ortada ciddi bir iddia var.
Ama ne bir açıklama ne bir sahiplenme ne de bir yalanlama var.
Gerçi böyle çirkin sözleri çıkıp da, "Ben söyledim" demek yürek ister.
Gerçekten bir meclis üyesi bunu söylediyse, hala o koltukta oturmamalı!
Aslında Tahsin Erdem'e en yakın belediye meclis üyesine ve en uzak belediye meclis üyesine bakarsanız, kim olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Siyasette belirsizlik, güvensizliği besler. Güvensizlik ise, çürümeyi hızlandırır.
Daha kötüsü, bu tabloyu izleyen vatandaşın zihninde oluşan algıdır...
“Bunlar daha kendi içinde anlaşamıyor.”
Bazen bir cümle, bir partinin aylarca anlatamayacağı kadar çok şeyi anlatır.
Mektup yazdım Hasan’a; ha Hasan’a ha sana!
Sevgili Hasan...
Ya da adın Hasan değilse de fark etmez.
Çünkü bu mektup aslında tek bir kişiye değil; aynı savunmayı yapan, aynı gerçeği eğip-bükmeye çalışan herkese yazıldı.
Yani anlayacağın…
Hasan’a da, sana da...
Şimdi oturmuşsunuz, Zonguldak Valiliği önünde yaşanan o rezaletin detaylarıyla oynuyorsunuz. “Kime küfür edildi?”, “yumruk kime geldi?”, “aslında ona değil buna…”
Gerçekten buna mı sığınıyorsunuz?
“Harun Yücel, Yağız Seyithan Erdem’e küfür etti” deniyor...
Hemen bir düzeltme...
“Yok, ona değil, Ömer Çağla Kaya’ya etti.”
Peki, şimdi ne yapalım?
Alkış mı tutalım?
“İyi ki hedefi şaşırmış” diye şükür mü edelim?
Aynı şekilde…
“Yumruk salladı” deniyor.
Bir başkası çıkıyor...
“O yumruk Ferhat Günaydın’a geldi.”
Ferhat Günaydın arıyor, “Bana gelmedi” diyor.
Eee...
Şimdi bu bilgiyle ne yapacağız?
Rahat mı uyuyacağız?
İçimiz mi ferahladı?
Sevgili Hasan...
Gerçekten meseleyi anlamıyor musunuz, yoksa anlamamazlıktan mı geliyorsunuz?
Sorun, o küfürün kime edildiği değil.
Sorun, o yumruğun kime isabet ettiği hiç değil.
Sorun şu...
O küfür de, o yumruk da, o öfke de doğrudan CHP'nin itibarına yöneltildi.
Siz hala “isabet etti-etmedi” hesabı yaparken, toplum çoktan kararını veriyor...
“Bunlar daha kendi içinde konuşamıyor, anlaşamıyor, kontrol edemiyor.”
Ve en acısı da ne, biliyor musun Hasan?
Bunu savunmaya çalışanların düştüğü hal.
Bir yanlışı düzeltmek yerine, daha küçük parçalara bölüp masumlaştırmaya çalışıyorsunuz. Oysa gerçek çok basit...
Bir küfür edildi.
Bir yumruk sallandı.
Ve bu görüntü, herkesin gözü önünde yaşandı.
Bunun “kime denk geldiği” değil, neden yaşandığı sorgulanmalı.
Ama siz ne yapıyorsunuz?
Yangını söndürmek yerine, dumanın yönünü tartışıyorsunuz.
O yüzden bu mektup sana Hasan…
Ya da sana...