Dervişin biri dağlarda gezerdi.


Çok çile ve açlık çekerdi.


Gün geldi, açlık onu çok zorlamaya başladı.


Açlıktan adım atacak mecali yoktu artık.


Zor zahmet şehre indi.


Büyük bir saray gördü.


Sihirli ve mavi billur ile süslenmiş gibiydi.


Perdeleri pırıl pırıl, duvarları ışıl ışıldı.


Sarayın büyüklüğünden etkilendi.


Kapısında durdu.


Kapıda bekleyen uşağa:


- Allah için bir şey verin.


Uşak, içeri haber gönderdi.


Biraz sonra sarayın sahibi, uşakları ile çıka geldi:


- Ya mübarek;


Turfa’ya söyle,


Turfa Sabit’e söylesin,


Sabit Mukbil’e söylesin,


Mukbil, Dervişe; “Tanrı versin” desin.


Derviş, bu sözü duyunca, ellerini semaya açtı:


- Ey Yüce Rabbim!


İlahi, İsrafil Mikail’e buyursun,


Mikail Cebrail’e söylesin,


Cebrail Azrail’e söylesin,


Azrail azap meleklerine emretsin,


bu lanetlinin canını alıp cehenneme atsınlar.


Saray sahibi, bu sözü duyunca uşaklarına emretti.


Dervişe yarım arpa ekmeği verdirdi.


Derviş ekmeği aldı.


Bir demircinin yanına vardı.


Büyük bir kazma yaptırdı.


Aldı kazmayı…


Soluğu sarayın duvarının dibinde aldı.


Başladı sarayı yıkmaya…


Sarayın sahibi, uşakları ile birlikte dervişin yakasına yapıştı.


Bırakmaz…


Derviş yıkımdan vazgeçmez.


Saray sahibi ve uşakları, dervişi bırakmaz.


Sordular dervişe:


- Ne istiyorsun?


- Ya bağışını sarayına layık kıl… Ya da sarayını bağışına layık kıl…



Geldik Ramazan ayına…


Allah tutanların orucunu kabul etsin.


Tutamayanlara da tutmak nasip etsin.


Bir…


İftar verenlere...


Ya imkânlarınıza göre iftar verin…


Riyasız ve hakkıyla…


Ya da gösteriş yapacaksanız, hava atacaksanız, öyle yerlerde iftar verin.


Bizden tavsiye...


Yarın mahşerde kimden ne umuyorsanız ona göre hareket edin.


İki…


Makam sahiplerine…


Ya makamınıza göre davranın, oturduğunuz koltuğun hakkını verin.


Ya da bırakın hakkı olanlar otursun.


Milletin malını göz göre, zamanını göz boyayarak çalmayın.


Çıkar…


Üç…


Dört…


İstersek uzar gider.


Fazla cümle sözün tesirini azaltır.


Nasibini alanlara, ne mutlu…



Beşikte oruç…



Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz iki-üç aylıkken görülen kerametlerini annesi şöyle anlatır:


- Oğlum henüz birkaç aylıktı.


Mübarek Ramazan ayı geldi.


Birinci gün şafak söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi.


İkinci gün de ayni durum tekrar edince, anladım ki, Abdulkadir oruç tutuyor.


İkinci sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk ayı göremedi.


Ramazan’ın başlama tarihini tespit edemediler.


Abdulkadir´in bu meziyetini bilenler, hemen annesinin yanına gidip sordular.


- Abdülkadir bugün süt emdi mi?


- Hayır. Şafaktan beri süt emmedi.


Anladılar ki, o gün Ramazan ayının birinci günü…


Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir.


"Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi.


Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.”


Allah ona, “Ayağını veli kullarımın omuzlarına koy” derken, sebebi bu olsa gerek...