Çocukluğumun oyunu.
Açık alanda oynardık.
Oyuncular iki gruba ayrılır.
Gruplar on metre arayla karşı karşıya dururlar.
El ele tutuşup kollarını gererler.
Bir grup bağırır!
-Mor Menekşe!
Mendilim düşe.
Karşı taraf cevap verir.
-Bizden size kim düşe?
Onlar da bir kişinin adını söylerler.
Adı söylenen kişi hızlı bir şekilde koşarak oyuncuların kollarına vücudunu vurarak açmaya çalışır.
Açarsa bir oyuncuyu alarak kendi takımına geçer.
Açamazsa kendi orada kalır.
Tekerleme söyleyerek oyun devam eder.
[*][*][*]
Menekşe...
Sonbahar bitkisidir.
Bakım gerektirir.
İlgi ister.
Sulamak gerekir.
Öyle kolay değil.
Menekşem olsun istiyorsanız.
Önce seveceksiniz.
Emek vereceksiniz.
Sonra menekşenin yaşaması için gerekli şartları oluşturacaksınız.
Sonra karşısına oturup çiçeğini seyredeceksiniz.
[*][*][*]
Oyuna gelince...
Eski oyunlar.
Birlik gerektirir.
Dayanışma gerektirir.
Kenetlenme gerektirir.
Takım olmak gerektirir.
Cinsiyet ayrımı yoktur.
Safiyane çocukluk vardır.
Elele tutuşursun.
Kolları kenetlersin.
Karşıdan senin kollarını açabilmek için koşan arkadaşının kollarınızı açmasına izin vermezsin.
Başarırsan.
Onu da takıma dahil edersin.
Onunla da kenetlenirsin.
Bir nevi bağlanırsın arkadaşına.
Bağlandıkça güçlenirsin.
Güçlendikçe büyürsün.
[*][*][*]
Bizim çocukluğumuzun oyunları böyleydi.
Hayata hazırlardı.
Şimdilerde öyle mi?
Çocuk ağlamasın diye eline telefon, tablet verirsin.
Açarsın çizgi film.
İzlesin dursun.
Biraz yaşı gelince.
Oyuna başlıyor.
İlkokul, ortaokul, lise derken...
Sınıflarla birlikte oyunlar da gelişiyor.
'Level' atlanıyor.
Kazanabilirse...
Üniversite var.
O bitmiş.
Bir bakmışsın.
Hayat başlamış.
Eeeee...
Bu çocuğun kimsesi yok.
Arkadaşı yok.
Kimseyle bağı yok.
Evde odasında oyun oynuyordu.
Okulda teneffüsleri sınıfta oynayarak geçirdi.
Üniversitede yurtta.
Sonuç...
Kimsesiz...
Çok iyi oyun oynayabilen.
A sosyal...
Üniversite mezunu nur topu gibi bireylerimiz oldu.