Güneşin ilk ışıklarını haber veren uzun bir horoz sesiyle gözlerini açtı.


“Bismillahirrahmanirrahim” deyip yatağın ortasına oturdu.

Önce yorganı sol tarafına sıyırdı.

“Çok şükür” deyip kalktı.

Ahşap evde ağır ağır yürüdü.

Onun uyandığını tahta gıcırtılarından anlayan evin altındaki keçiler, koyunlar kıpırdadı.


Boyunlarında asılı olan ziller, kelekler farklı bir melodi oluşturdu.


Yatsı namazından sonra yatan danalar, tosunlar, inekler, zil sesleri ile yerlerinden kalktılar.


Ağır ağır çardağa doğru ilerlerken, yatak odasının kapısının kenarında asılı olan havluyu omuzuna attı.


Çardak kapısının önündeki ibriği aldı.


Çardağın bir ucuna çömeldi.


Yüzünü yıkayıp kuruladı.


Odaya döner dönmez bacağındaki çizgili pijama ve üzerindeki fanilanın üzerine gündelik kıyafetlerini giydi.


Yerde kurulu olan sofranın kenarına diz çöküp oturdu.


Tamamı kendi üretimi olan hayvansal ürünlerden oluşan kahvaltısını, ıhlamur çayı ile yaptı.


“Elhamdülillah…”


Sofradan kalkınca “azık çantası”nı hazırladı.


Mevsimin yaz olması, azık çantasına renk kattı.


Bir şişe ayran, yarım dilim (gilik) peynirin yanı sıra, domates, salatalık, yarım çörek…


Ağzını bağladı çantanın, attı omuzuna.


Dış kapının önündeki kara lastiklerini giydi.


Sol tarafta asılı olan ufak baltasını (nacak) koluna taktı.


Ardından hayvanların kapısı açıldı.


Davarlar, koşarcasına çıktılar ahırdan…


Bağlı olan danaların, tosunların ipleri çözüldü.


Otun bol olduğu en yakın yerlerde salıverildiler.


Otladılar… Otladılar…


Öğleye doğru susadılar.


İstikamet, su kenarı…


Sularını içtiler.


Yattılar…


O da azık çantasını çıkardı.


Canı ne çektiyse yedi.


Ama yarısını yiyemedi.


Hayvanlar geviş getirdiler.


Güneş tepedeyken gölgeden çıkmadılar.


Gölgeler, cisimlerin iki katı olduğu zaman kıpırdadılar yerlerinden.


Hem otladılar…


Hem de eve doğru yavaş yavaş yol aldılar.


Eve vardılar.


Yine ahırlara daldılar.


Hepsi yerini biliyor.


Danalar, tosunlar başlarından bağlandı.


Ahırların kapısı kapatıldı.


Nacak yerine asıldı.


Lastikler ayaktan çıkarıldı.


Azık çantası, çardak kapısının yanına, duvara asıldı.


Çoraplar çıkarılıp ayak, el, yüz yıkandı.


Sonra akşam yemeği…


Aynı sofrada…


Bu kez başka doğal ürünler…


“Çok şükür…”


Elbiseler çıkarıldı.


Yerde serili olan yatağına uzandı.


Baş yanında asılı olan kırmızı radyodan kısa dalgayı buldu.


Yanık türküler…


Birazdan ajanslar var.


Dinledi.


Haberdar oldu memleketten…



Her akşam gittiği kahveye vardı.


Kahve kapalı.


Öbürüne gitti.


O da kapalı.


Kimsecikler yok ortalıkta…


Halbuki daha dün akşam birlikte kahve içmişlerdi.


Gençler, yeni çıkan “batak” oyununu oynarken, o yaşıtlarıyla 66 oynuyordu.


Babaları kahvehaneye gelmeyen orta yaşlılar, pişti ve maça kızı oynuyordu.


Nereye gitti bu insanlar?


Kahveciye baktı.


Göremedi.


Sanki dipsiz bir kuyuda sahipsiz kalmıştı.


Çırpındı, tırmandı, kan-ter içinde kaldı.


Yoruldu.


Kimse elvermezse, oradan çıkamayacağını anladı.


El veren de olmadı.


Kaldı karanlıkta…



Derken, kan-ter içinde uyandı.


Meğer ajansları dinlerken gözleri dalmış.


“Hayır olsun inşallah” dedi.

“Gece” diye rüyasını anlatmadı.

Kendi kendine mırıldandı:

- Allah’tan rüyaymış.


- Benim köyüm böyle olamaz.


- “Batakçı” gençler nasıl olurda buraları terk eder?


- Hangi orta yaşlı maça kızının peşine takılır.


Bu mümkün değildi.


Cıvıl cıvıldı köyümüz.


Sahi…


Bizi bu dipsiz kuyudan çıkartacak o el nerede?