Üzüldük…

Gizlice ağladık…

Utandık, en yakınlarımızdan…

Gözyaşlarımızı birbirimize gösteremedik.

Ölüm hak…

Her canlı tadacaktır. Maviş tattı.

Ardında “Fırtına”yı bırakarak gitti.

Fırtına, bir danaydı.

Tosun oldu.

Duygularımız çok tazeydi.

Yosun oldu.

[*] [*] [*] [*]

Zeliş’e gelince…

Annesi ve bir kardeşinin kırkı çıkmadan o da doğum sancısına tutuldu.

Tecrübeli komşularla baktık.

Durum ağır.

Hemen telefona sarıldık:

“Yetiş Hüseyin Bey…”

Yetişti.

Denedik.

Normal doğum olmadı.

Akköy’de bir ilke imza attık.

En çok sezeryan rekorunu kırdık.

Sezeryanla aldık Zeliş’in yavrusunu…

Maşallahı var.

Zeliş çok ezildi.

Yaralı…

Serum, iğne ilaç…

Doğumdan sonra üç gün yaşadı.

Maviş’ten sonraki tüm hayalimiz, onu inek yapmaktı.

O da annesi gibi tattı ölümü.

Geride “Öksüz”ü bıraktı.

Komşulardan süt aldık.

Hepsi yardıma koştu.

Para bile almadılar.

Yetmedi, mama aldık.

Nurhayatım, Fırtına ile Öksüz’e bir bebek gibi baktı.

Şimdi o da tosun oldu.

Samanlarını yıllık aldık.

Yemlerini aylık alıyoruz.

Geçtiğimiz hafta sonu Akköy’e giderken, aylık yemlerini götürdüm.

Ahırın girişine bıraktık.

Şöyle bir baktım.

Behnileri (önleri) boştu.

Kapıyı kapattık üzerlerine…

Peşimizden tosunca bir şeyler söylediler.

Uzun uzun “mööö”lediler.

Ne dediler, anlamadık.

Hissettik!

“Biz açız. Önümüz boş.

Yemi dışarıya bıraktın.

Başımızı bağladın.

Kapımızı kilitledin.

Sen nasıl insansın?

Niye halimizi anlamadın?

Önümüze bir kısım yem koymadın.”

Fırtına, adı gibi…

Biraz agresif…

Sövmüş de olabilir.

Harmana çıkınca Nurhayatıma haber verdim:

“Hayvanların önü boş…”

“Hayvan” diyen ise, onları öyle bırakan bir insan…
Neyse, gereği yapıldı.

Bu gidişle Öksüz de, Akköy’ün gördüğü en büyük ikinci tosun olacak.

Aynı anda iki tosun ile iki rekor kıracağız, ama mecburen birininki rekor sayılacak.

Gerçi belli olmaz.

Belki Öksüz, dayısı Fırtına’yı geçer, birinci olur.

Bunu zaman gösterecek.

[*] [*] [*] [*]

Maviş-Zeliş neden öldü?

İkisinin de hekimi olan Hüseyin Bey’e sordum:

“Bunlar çok özel hayvanlar. Çok süt verirler. Et verimleri yüksek. Ancak hamilelik dönemlerinde karınlarındaki yavrularına çok iyi bakıyorlar. Kendileri zayıf düşüyor. Böylece yavru çok büyüyor. Anne zayıf kalıyor. Kayıplar ise, büyük çoğunlukla doğumda oluyor.”

Onun anlatımlarında aklımda kalanı bu.

O daha güzel ve uzun anlatmıştı.

Durum böyle olunca; Akköy’deki Ramazan Amca’nın çiftlik konusunda başaramamasının sebebini anladım.

Karakavuz Köyü’ndekilerin batışının ana nedeni bu olabilir mi?

Tüm bunları Hüseyin Bey biliyorsa…

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Ereğli İlçe Müdürlüğü veterinerleri neden bilmiyor?

Biliyorsa, neden böyle bir ırkın kredi yoluyla vatandaşa verilmesine onay veriyorlar?

Bu çok ciddi bir konu, çok ciddi bir sorun.

Bu inekler, büyük çiftliklerde, profesyonelce bakım yapılırsa, çok verimli olabiliyor.

Bizim köyümüze haftada bir, bazen ayda bir veteriner geliyor.

Günlük bakım yapmak imkansız.

Durum böyle olunca…

Köylüye verirsen, bakımsızlıktan ölüyor.

İşte dikkat edilmesi gereken yer burası;

Devlet, hangi kurum eliyle verirse versin...

Kime, nasıl, hangi şartlarda verirse versin…

Ancak doğru cinsi ve desteği versin.

Bu işe göz yumanlara da dersini versin.