Önce bu hikayeyi okuyalım:
"Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yiyecek ve kalacak yer verecek biri olup-olmadığını sorar. Köylüler, Akif diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini söylerler. Akif, bölgenin en zengin kişilerinden biridir. Gene çok zengin olan Muzaffer isimli çiftlik sahibi ile komşudur. Akif, dervişi çok iyi karşılar; birlikte yeyip-içerler. Nihayet ayrılmak vakti gelir. Derviş, Akif'e, 'Böyle zengin olduğun için şükretmeyi unutma' der.
Akif, 'Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...' cevabını verir.
5-10 yıl sonra, dervişin yolu aynı bölgeye düşer. Akif'i arar; sorup-soruşturur. Köylüler, 'O iyice fakirledi, şimdi Muzaffer'in yanında çalışıyor" diye bilgi verir. Derviş, Muzaffer'in çiftliğine gider, Akif'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski-püskü kıyafetler vardır. Üç yıl önce bir sel felaketine uğramış, sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Akif, bu defa dervişi, son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş vedalaşırken, Akif'e olup-bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğu söyler. Akif'den şu cevabı alır:
'Üzülme... Bu da geçer...'
Birkaç yıl sonra dervişin yolu gene aynı köye düşer. Muzaffer ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını-yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Akif'e bırakmıştır. Akif, Muzaffer'in konağında oturmaktadır, kocaman araziler ve binlerce sığır ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş, eski dostunun zengin olmasından dolayı ne kadar sevindiği söyler ona ve yine aynı cevabı alır:
'Bu da geçer...'
Bir zaman sonra derviş, bölgeye geldiğinde Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Akif'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır:
'Bu da geçer...'
Derviş, 'Ölümün nesi geçecek' diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Akif'in mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortada ne tepe ne de mezar kalmıştır. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Akif'den geriye bir iz dahi bırakmamıştır."

[*] [*] [*] [*]
Hikayeyi okuyunca, aklıma Yavuz Sultan Selim'in beyti ve Zonguldak Belediye Başkanı Ömer Selim Alan geldi!
Ne güzel söylemiş Yavuz Sultan Selim:
"Gamına gamlanıp olma mahzun,
Demine demlenip olma mağrur,
Ne dem baki, ne gam baki, ya Hu!"

Parke sayısı kadar tweet atmaz mıydı?
Merkez Çarşısı ile Yeni Cami'nin önünde iki haftadır stoklanmış parke ve karo malzemeleri duruyor.
Kaldırım ve yol işgal altında...
Bir Allah'ın kulu da çıkıp, "Bu nedir?" demedi.
Zonguldak Belediyesi, CHP'de olsaydı, Başkan da Muharrem Akdemir olsaydı, bu rezalete izin verilir miydi?
Zonguldak İl Emniyet Müdürü Ahmet Metin Turanlı, parke taşlarının sayısı kadar tweet atmaz mıydı?
Ekipler, işi yapan firmaya ceza yazmaz mıydı?
Zonguldak Belediyesi, AK Parti'ye geçince, Zonguldak Emniyet Müdürü Ahmet Metin Turanlı, yer çalışmalarını bırakıp hava çalışmalarına başladı.
Bol bol drone kaldırıyor.
Zaten şehirde bir onun dronu kalkıyor, bir de Ömer Selim Alan'ın dronu!
Bizim de dronumuz var ama polis bölgesinde kaldıramıyoruz!
Hemen polis geliyor, karakola götürüyor!
Emniyet Müdürünün dronu Madenci Anıtı'ndaki rezaleti çekmiyor.
Bizim ki kalksa, çekeceğiz!
Ona da izin yok!
Neden?
Biraz daha uzun süre görevde kalmak!
Daha büyük bir şehre atanmak için, "sorunsuz çalıştı" görüntüsü yaratmak için!
Peki; nerede hak, hukuk, adalet, vicdan!
Sizin dronuzun kalktığı yerde bizimki neden kalkmıyor?
Ah Ahmet Metin Turanlı ah!

Günün Fıkrası: Metres...
Karı-koca, lüks restoranda yemek yerken, masalarına yaklaşan çok güzel bir esmer kadın, adamı selamlayıp geçer.
Adamın karısı sorar:
- Kim bu afet?
- Eğer mutlaka bilmek istiyorsan söyleyeyim, metresim.
- Bir de bu kadar rahat söylüyorsun. Boşanıyorum senden!
- Yani Etiler'deki apartmanı, Kandilli'deki yalıyı, Bodrum'daki villayı ve Göçek'teki tekneyi bırakıyorsun...
Uzun bir sessizlik olur. Çift, yemek yemeye devam eder,
Kadın birden sorar:
- Şu arkada oturan Fuat değil mi? Yanındaki kadın kim?
- Fuat'ın metresi...
Kadın:
- Ay bizimki çok daha güzel...