Padişahın çok sevdiği bir eşeği varmış.


Eşeğin cahil kalmasına çok üzülürmüş.


Sonunda eşeğine kim okuma-yazma öğretirse, onu servete boğacağını ilan etmiş. Gönüllü olanlar, eşeğe okuma-yazma öğretemezlerse, boyunlarını vurduracağını eklemekten de geri kalmamış.


Birtakım hevesliler çıkmış.


Tabi sonunda, kelleleri gitmiş.


Derken, ülkenin en fukara adamlarından biri, padişahın huzuruna çıkmış.


- Padişahım, ben eşeğe okuma-yazma öğretirim. İnsanların okuma-yazma öğrenmeleri bile yıllar sürüyor. Sizin eşeğin okuma-yazma öğrenmesi için en az 10 yıl gerekir. Eğer ben 10 yılda eşeğinize okuma-yazma öğretemezsem, boynumun vurulmasına razıyım.


Teklif padişahın hoşuna gitmiş.


- Git, karını al da gel. Size sarayımda bir daire vereceğim ve eşeğimi de oraya getirteceğim. Derslere hemen başlayın.


Adamcağız sevinçle evine gitmiş.


- Toparlan Hanım… Saraya gidiyoruz.


- Neden gidiyoruz?


Adam padişah ile olan konuşmasını anlatmış.


- Efendi, sen delirdin mi? Baksana kaç kişi bu uğurda canından oldu. Eşek okuma-yazma öğrenebilir mi?


Adam gülmüş.


- Yaşadığımız sefaleti görüyorsun. Ne ocak yanıyor, ne tencere kaynıyor. Sarayda ekmek elden, su gölden yaşayacağız. Önümüzde 10 yıl var. Bu 10 yıl içinde, ya eşek ölür, ya padişah ölür, ya da ben ölürüm. Hadi lâfı bırak da toparlan, saraya gidiyoruz...



İnsanlar değişiyor.


Eğitim düzeyleri değişiyor.


Makamları değişiyor.


Mevkileri değişiyor.


Yapılar değişmiyor.


Buradan bakıyorum Akköy’e…


Ormanlı’ya…


Ereğli’ye…


Zonguldak’a…


Hatta Türkiye’ye…


Niye?


Kötü niyetli isen…


Hangi okulu bitirirsen bitir.


Hangi meslekten olduğun fark etmez.


Kötü, kötüdür…


İyiye gelince…


Zordur iyi olmak.


Mücadele etmeyi gerektirir.


Azim ister.


Her şeyden önce sarsılmaz bir iman ister.


İnanmazsan.


Olmaz…


Sarsılırsın, yorulursun, darılırsın…


Daha çok bahane bulursun.


En sonunda cayarsın.


Yetmez, uzaklara kaçarsın.


Denedim.


Olmadı.


Her defasında yokladım kalbimi…


Onun için gidemedim.


Öncesi de var.


Ama sayılmaz.


21 Şubat 2007…


Pusula Gazetesi’ne resmen giriş yaptım.


Takvim yapraklarından 9 yıl düştü.


Ömrümüzden gitti.


Hayallerimizden, umutlarımız uçtu, gitti.


Çaldılar.


Kandırıp aldılar.


Zorla aldılar.


Sonuç olarak nasibimizden çıkanı aldılar…


Olaya şuradan bakıyoruz;


Bunlar bizim kaderimizi değiştiremezler.


Sadece kaderimizden yazılı olana vesile olurlar.


Onun için herkes kendini yoklasın.


Biz de dahil…


Bize nasip olanlara bakıyoruz.


Çalınıp, alınanlara, kandırılıp alınanlara ve zorla alınanlara bakıyoruz.


Neden?


Yüce Mevla hesap defterimize alacak yazıyorsa, sorun yok.


Herkes alabildiğini alsın.


Yapabildiğini yapsın.


Elinden geleni ardına koymasın.


İman etmişsem doğruluğa…


Dönmem... Dönmedim de…


Onun için Pusula’dan ayrılamıyorum.


Yoksa Akköy’de hayat daha güzel…


Çünkü “Pusula” demek;


“Büyük makamlarda oturan küçük insanlarla mücadele etmek” demek…

“Zonguldak’ın çalınan yıllarına inat ayakta durup çocuklarımızın emanetlerine sahip çıkmak” demek…

“Büyük makamların ezmeye çalıştığı hak yolda giden, doğru bildiğini yapan iyi insanlara da omuz verebilmek” demek…

Son olarak;

Biz, bize nasip olana bakarız.

Niyet hayır, sonuç hayır