Zonguldak İl Genel Meclisi Başkanlığı seçiminin üzerinden 13 gün geçti.
Ama görünen o ki, bazıları için hiçbir şey geçmemiş…
Ne ders çıkarılmış ne de bir sorumluluk alınmış!
Seçimde tablo ortada...
AK Parti 15 oy, CHP 14 oy...
Üstelik üç oy pusulası basit bir harf hatası nedeniyle geçersiz sayılıyor.
Böylesi kritik bir tabloda yapılması gereken bellidir...
Soğukkanlılık, akıl ve özeleştiri...
Ama ne oldu?
İtirazlar, gerginlik, “ortalığı karıştırma” görüntüleri…
Daha da ilginci şu...
Aynı isimler, biraz zaman geçince bu kez “üyeliğimiz düşmesin” telaşıyla, kabul etmedikleri başkanın yönettiği meclise geri dönüyor!
Siyasette "tutarlılık" diye bir şey yok mu?
Ardından iki önemli istifa...
Kenan Karaveli ve Nedim Bekar...
Bu istifalar öyle sıradan değil!
Açık bir mesaj içeriyor....
“Bir şeyler yanlış gidiyor” diyorlar.
Peki, bu mesaj alındı mı?
Hayır...
CHP yönetimi ne yaptı?
Dönüp kendine bakmak yerine, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti!
Özeleştiri mi?
O kelime sanki sözlükten çıkarılmış.
Oysa siyaset, hatayı görüp düzeltme sanatıdır.
Görmezden gelme değil.
Daha vahimi ise, "ciddiyet: eksikliği!
Gazeteciler, CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın'a soru soruyor...
Çünkü kamuoyu cevap bekliyor.
Ama bazı ilçe başkanları, fısıldaşıp gülmeyi tercih ediyor!
Bu mudur iktidar iddiası?
Bu mudur sorumluluk bilinci?
İktidara talip olmak, sadece eleştirmekle olmaz.
Kriz anında gösterdiğiniz refleksle ölçülür.
Kenan Karaveli ve Nedim Bekar’ın istifası bir alarmdır.
Ama anlaşılan o ki, o alarm ya duyulmadı ya da duymazdan gelindi.
Gazetecilerin sorularına gülerek değil, kendinize bakarak cevap verin.
Çünkü bu tabloya en çok yakışan şey kahkaha değil, ciddi bir özeleştiridir.

Eskiden 'utanmak' diye bir şey vardı!

Bir insanın yanlış yaptığında yüzünün kızarması, sesinin kısılması, gözünü kaçırması vardı.
“Ayıp olur” diye bir cümle, çoğu zaman kanundan daha güçlüydü.
Çünkü utanmak, insanın içindeki en büyük denetimdi.
Bugün ise, sanki o duygu yavaş yavaş silinmiş gibi.
Dün söylediklerinin tam tersini bugün savunabilen siyasetçiler!
Dün eleştirdiklerini bugün sahiplenebiliyorlar!
Ortaya çıkan hatalar, verilen yanlış kararlar, tutulmayan sözler…
Ama ne bir özür, ne bir mahcubiyet...
Ne de bir istifa!
Sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar.
Hiçbir şey olmamış gibi sağda-solda yemeye, içmeye, eğlenmeye, fotoğraf paylaşmaya devam ediyorlar.
Oysa bir zamanlar siyaset, aynı zamanda bir “itibar” meselesiydi.
Vatandaşa hizmet için o koltuklarda oturduklarını unutmuş gibiler.
Yapılmayan işler, geciken hizmetler, çözülemeyen sorunlar…
Ama hesap veren yok.
“Biz nerede yanlış yaptık?” sorusu sorulmuyor.
Çünkü utanma duygusu, sorumluluk duygusuyla birlikte kaybolmuş gibi.
Toplum adına konuşması gereken sivil toplum kuruluşu temsilcileri!
Bazen sadece kendi çevrelerinin sesi oluyor.
"İlke" yerine "çıkar", "duruş" yerine "yakınlık" tercih ediliyor.
Oysa sivil toplum, vicdanın örgütlü halidir.
Vicdan kaybolursa, geriye sadece tabela kalır.
Eskiden “ayıp” sayılan pek çok şey, bugün normalleşmiş durumda. Bu değişimi sadece bir kesime yüklemek, gerçeği eksik okumak olur.
Aslında sorun çok daha derin...
Toplum olarak utanma duygusunu kaybediyoruz.
Yanlışı normalleştiriyoruz.
Hatalarla yüzleşmek yerine, onları savunmayı seçiyoruz.
Oysa utanmak kötü bir şey değildir.
Aksine, insanı insan yapan en önemli duygulardan biridir.
Utanan insan, kendini sorgular.
Yanlışını düzeltir. Başkasına zarar vermemeye çalışır.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey...
Yeniden utanabilmek…
Yeniden “bu doğru değil” diyebilmek…
Yeniden yüzümüzün kızarması…
Çünkü bir toplum, utanma duygusunu kaybettiğinde...
Sadece değerlerini değil, geleceğini de kaybetmeye başlar.