Kendisi yazdı...


Uzun düz saçlı.


Uzun bacaklı.


Akşam, ´Nerde kaldın?´ demeyecek.


Sabah, ´Nereye gidiyorsun?´ diye sormayacak.


Gözlerine bakınca bir ömür geçecek.





Böyle biri yok diyoruz.


Anlamıyor.


Mükemmeliyetçi.


Çevresindeki herkes onun için çırpınıyor.


Tek o farkında değil.


Adam her gün gözlerimizin önünde yaşlanıyor.


Daha Cumartesi günü şairin dediği yaşı bitirdi.


Atilla´da bir gelişme yok.


Söz.


Nişan.


Evlilik.


Çoluk-çocuk.


Hak getire.


Bir mesafe de alamadı.


Eş-dost çabası da yeterli gelmedi.





Yazılarına bakıyorum.


Artık eskisi gibi "aşk" yazıları da yazmıyor.


Tutturmuş Zonguldak...


Yok efendim Mithatpaşa Tüneli.


Gazipaşa trafiği.


Acılık Deresi.


Havaalanı.


Lobi.


Daha neler neler.


Kentin ne kadar eksiği varsa yazıyor.


O yok. Bu yok.


Sanki Zonguldak´ta hayat yok.


Ama öyle değil.


Şehir dışına çıkınca gün sayıyor.


Eleştirdiği Gazipaşa trafiğini...


Yapılmayan tüneli...


Kapanmayan dereyi...


Kelebeklerin konduğu havaalanını özlüyor.


Niye?


Çünkü Zonguldak´ı seviyor.


Onunla da olmuyor, onsuz da yapamıyor.


Ona Zonguldak gibi seveceği biri lazım.


Dost tavsiyesi.


Varsın uzun bacaklı olmasın.


Saçları kıvır kıvır olsun.


Seni gözlerine hapsedip ömür boyu dünyanı karartmasın.


İnsan evladı olsun.


Sadece insan olsun.


Seninle bir yuva kursun.


Çocuklarınız olsun.


Yuvanız mutlulukla dolsun.


Yeni yaşın hayırlı, uğurlu olsun.



Bir elma...


İmam-ı A´zam´ın babası Sabit (rahmetullahi aleyh) bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü.


Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayı alıp yedi.


Fakat tükürüğünde kan gördü.


Daha önce böyle bir hâl görmediği için tükürükteki kanın bu elmadan ileri geldiğini tahmin etti.


Yediğine pişman oldu.


Elmanın sahibini bulup helalleşmek için dere boyunca gitti.


Nihayet yediği elmaya benzeyen bir meyve bahçesi gördü.


Sahibini sordu.


Bu zatın gayet cömert ve ihsan sahibi olduğunu, hatta ağaçta bulunan bütün elmaları toplayıp götürülse yine bir şey demeyeceğini söylediler.


Buna rağmen elmanın sahibini buldu, meseleyi anlattı, ya parasını almasını veya helal etmesini istedi.


Bahçe sahibi gencin bu halini görünce sordu:


- Yediğin elmam için ne vereceksin?


- Altın, gümüş neyim olsa veririm.


- Altın gümüş istemem ama, eğer kıyamette senden davacı olmamı istemezsen bir teklifim var, onu kabul etmen gerekir.


- Teklifin nedir?


- Kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var, bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.


Sabit hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul etti.


Düğün yapıldı. Nikah kıyıldı.


Sabit hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çıkması bir oldu.


Hemen kayınpederine koşup;


- Efendim, bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok, tam tersi!


Kayınpederi tebessüm ederek;


-Evladım o benim kızımdır, senin de helalindir.


Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir.


Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır.


Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır.


Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir.


İşte bu evlilikten, yani böyle ana babadan imam-ı A´zam Ebu Hanife hazretleri dünyaya gelmiş.



Al Git...


Bektaşi´nin ticarete atılacağı bir dönemde bin altına ihtiyacı vardır. Camiye gider ve başlar dua etmeye: Allahım bana bin altın ver, ticarete atılacağım....


Hemen yanındaki dilenci: Allahım bana bir ekmek parası..


Bunu duyan Bektaşi hemen çıkarır bir altın verir ve: Şimdi defol git gözüme gözükme, böyle ufak işlerle Allah`ı meşgul etme... Kör müsün burada büyük işlerle uğraşıyoruz...