Tanışıklığımız 28 yılı buldu.

Benden 28 yaş büyüktü.

Bazen arkadaş, bazen sırdaş, bazen ağabey, bazen baba olurdu.

Ne zaman sendelesem, bir sözüyle ayağa kaldırırdı beni...

Bir şeyi doğrudan söylemez, anlamamı beklerdi.

Günlük gazeteyi çıkarttık...

“Para kimde?” dedi.

Az sonra bir daha sordu, aynı yanıtı verdim.

Üçüncü kez sordu...

Yeni Çarşı’daki dükkandan çıktım, Madenci Anıtı’na geldim.

“Erdal Abi, şimdi muhasebeyi aradım, gerekli evrakların tümünü aldırıyorum” dedim.

Ertesi sabah, “Para kimde?” dedi.

“Para, muhasebecide” dedim.

“Para sıcaktır. Cebinde durursa, senin sanırsın, harcarsın. O para işyerinin... Çok az bir kısmı senin” dedi.

İşyerinin parasına hiç el sürmedim.

Cebimde taşımadım.

Kendi işyerimden haftalık aldım.

Her dediğini yaptım...

Bir dediğini yapmadım.

Bir gün, “Her şeyi yaptın, birini yapmadın” dedi.

Savunma yapacaktım, başımı okşadı, “İyi ki yapmadın. Ben göremedim” dedi.

Biriyle sürtüşmeye girsem, “Bu işin sana bir karı var mı?” diye sorardı.

“Ama abi…” diye başlardım anlatmaya...

“Bu işin sana bir karı var mı?” derdi.

“Zonguldak’a faydası olmayan işin sana da faydası olmaz, uzatma” derdi.

Olay, orada biterdi.

Zonguldak’ta iki kişiye çok kırgın ve kızgındı.

Birine hakkını helal etmeden gitti...

Diğeriyle ilgili "hak" meselesine girmezdi.

Öyle anlı-şanlı isimlerin her şeyini o bilirdi.

Sırlarıyla gitti.

Zonguldak, gerçek bir değerini kaybetti.

Zonguldak, bir akil adamını kaybetti.

Parti genel merkezlerinin; danıştığı, isim sorduğu, isimlerle ilgili bilgi istediği bir isimdi.

Ama bunları kimse bilmezdi.

Herkese bir iyiliği dokunmuştu.

Akıl isteyene akıl, çivi isteyene çivi, nodul isteyene nodul, nal isteyene nal, tasma isteyene tasma verirdi!

Ama hep verirdi.

Arkadaşlıklara-dostluklara büyük önem verirdi.

Zonguldak’ta herkesi tanır, bilirdi.

Benim “İyi" dediğim birine, “Ben onun dedesini bilirim, yaramaz” derdi.

Kısa bir süre geçer, ben o kişinin ne kadar yaramaz olduğunu idrak ederdim.

AK Partili Mustafa Çağlayan’ı kimse tanımazken, “Bu çocuğa dikkat et. Bunda ışık var” dedi.

İş yaptığım biriyle işyerine gittim. Kapıya kadar uğurladı.

Kulağıma, “Buna dikkat et, seni dolandırır” dedi.

Arkadaşım, sırdaşım, ağabeyim, babam Erdal Şeker, hayatını kaybetti.

Arkamdaki "dağ" yıkıldı.

O da biliyordu, bunun böyle olacağını...

Bana kocaman bir "dağ" bıraktı, gitti.

Yüreğimde bıraktığı bu "dağ"ı hiç unutmayacağım.

Yolun açık, mekanın cennet olsun, koca yürekli adam...

Her cumartesi günü seni anacağız...

O sofraya otursak da, oturmasak da...

Ama şu bahçede oturup gırgır yapmak nasip olmadı ya...

Yanarım, yanarım, ona yanarım.

Yılan ile ateşböceği...

Yılan, ateşböceğinin peşine düşmüştü. Onu tam yemek üzereyken, ateşböceği, “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi.

Yılan, “Aslında kurbanlarımın sorularını cevaplamam ama bir istisna yapıp sana izin vereceğim” diye yanıtladı.

Ateşböceği sordu:

“Sana bir şey mi yaptım?”

“Hayır” dedi yılan...

"Senin besin zincirine mi dahilim?” diye sordu, ateşböceği...

“Hayır” diye yanıtladı yine yılan...

“O halde niçin beni yemek istiyorsun?” diye sordu, ateşböceği...

“Işığını görmeye dayanamıyorum da ondan” diye yanıtladı yılan...