Çok nadir balık yerdik.
Babamlar geceleri 'lüküs' ve el feneri alıp giderlerdi balığa.
Dere boyu balık ararlarmış.
Görür görmez de el fenerini balığın gözüne tutarlarmış.
Balık bir santim kıpırdamazmış yerinden.
Şaka.
Bu el feneri hikayesi doğru.
Ama köpekler için.
Saçma (serpme), un çuvalı, ellerine ne geçerse dere boyu giderlerdi.
Ekip giderlerdi.
Sonra ne çıkarsa kardeş payı.
Bazen serpme ağ atanı kollarlardı.
Bunu o talep etmezdi.
Pay sahipleri verirdi.
Senede birkaç kez olurdu.
Ve balıkla o zaman tanışırdık.
Sezonunu hatırlamıyorum.
Av yasağı yoktu.
Avlanmak yasaktı.
Yine de onlar belli dönemlerde avlanırdı.
Bilirlerdi.
Balıklar yumurtladı.
Yavrular küçük.
Ve derken zamanı gelirdi.
[*] [*] [*]
Fi tarihinde ormanda çalışıyoruz.
Dere kenarı.
Püfür püfür esiyor.
Sular buz gibi, şırıl şırıl akıyor.
Yemek, ekmek dayanmıyor bize.
Yedikçe yiyoruz.
Dedemle sohbet ediyoruz.
- Bu derelerde ne balık vardır?
- Ben hiç görmedim.
- Aha şurda vardır.
Ufacık bir gölet gösterdi.
İnanamadım.
Suyu çevirdik.
Alabalık gün gibi ortalıkta kaldı.
Susuz ve kaçacak yeri yok.
Kolay yakaladık.
Derken zor bir gölet.
Her tarafı taş.
Taşların altı oyuk.
Elini soktu.
İki taraf delik.
Karşı tarafı bana elimle kapattırdı.
Sonra soktu ellerini taşın altına.
Tam bu sırada korku içinde attım kendimi geriye.
- Ne oldu?
- Elime bir şey vurdu.
- Korkma balıktır.
Bu kez tekrar kapattım.
Palamut büyüklüğünde alabalık.
Dedem pişirdi.
Yedim.
Sonra da dalga geçti.
Oğlum bu kadar güzel lezzetten insan korkar mı?
Korkar...
Eğer hep yılan görmüşsen...
Suyun altında her eline çarpanı yılan zannedersin.
Balık olduğunu unutursun.