Ne zaman Gazipaşa’ya çıksam…
Ağlamak geliyor içimden…
Ne zaman Karakum’dan sana baksam…
Ağlamak geliyor içimden…
Acı bir göçük veya grizu haberi duysam.
Hayattan kopan babayiğit madenciler görsem.
Çocuklarından ayrılmış, bayrağa sarılı bir şehit görsem.
Ağlamak geliyor içimden…
Yetim, öksüz garip bir çocuk sevsem.
Gözü yaşlı, yüreği yanık bir anneden ağıt işitsem.
Çaresiz, şehirde kimsesiz çırpınan bir yiğit görsem.
Ağlamak geliyor içimden.
Ne zaman gökyüzündeki gri bulutlara baksam.
Senin kaderine terk edilişini düşünsem.
Sendeki çileyi, garipliği hatırlasam.
Ağlamak geliyor içim…
Orhan Veli gibi tarihine ışık tutamam.
Sunay Akın gibi ansiklopedi değerinde kelimeler yazamam.
Zonguldak varken, başka yerde hayat aramam.
Senin bu halini görünce, ağlamak geliyor içimden…

Sonbahar yağmuru…

Buğulandı…
Grinin değişik tonlarına teslim etti kendini…
Yavaş yavaş kararmaya başladı sonradan.
Penceremde birkaç katre belirdi.
Sonbaharın son yaprakları kıpırdamaya başladı.
Sallanıp koptular dallarından.
Yavaş yavaş düştüler.
Toprak ile buluştular.
Derken hızlandı rüzgâr.
Daha sert salladı dalları.
Hepsi uçtu yaprakların.
Uzaklara doğru.
Aylardır tutundukları daldan koptular.
Bir renk cümbüşü oluştu semada.
Sarının yeşile dönen tüm tonları…
Arkası uzaklarda derin bir siyahlık.
Sonra gürledi…
Bulutlar çarpıştı.
Şimşekler çıktı ortaya.
Ve beklenen oldu.
Sağanak…
Yollardan, tarlalardan sular aktı.
Doldu derelere…
Dereler coştu.
Irmaklara koştu.
Derken deniz…
Okyanuslar yeni damlacıklara…
Taze sulara kavuştu.

Hz. Musa ve üç kişi…

“Ya Musa, sana acaibattan bir sır bildireyim mi?” buyurdu.
Musa Kelimullah:

“Göster ya Rabbi!” diye iltica etti.

Allah tarafından:

“Ya Musa! Git filan yerdeki çeşmenin başına, kimse görmeyecek şekilde bir yere gizlen ve bekle!” emri geldi.

Musa Aleyhisselam gitti, tarif edilen çeşmeyi buldu ve beklemeye başladı.

Biraz sonra atlı bir adam geldi, atından indi, kendisi su içip atını suladı ve zaruri ihtiyaçlarını tamamlayıp atına bindi gitti. Fakat giderken para kesesini çeşmenin başında unutup da gitti. Çok geçmeden bir çocuk geldi, o da su içti ve yolcunun unuttuğu altın kesesi bağlı olan kemeri alıp gitti. Aradan çok zaman geçmeden bu sefer bir ama geldi, abdest aldı ve bir kenara çekilip ibadete başladı. Hazreti Musa, gizlendiği yerden manzarayı buraya kadar takip etti.

Biraz sonra altın keseli kemeri unutan atlı adam geri geldi. Kemerini çıkarıp bıraktığı yere baktı ki, orada yok. Doğru amanın yanına vardı ve ona kemerini unuttuğunu, bulduysa vermesini söyledi.

Ama:

“Görüyorsun ki, iki gözüm de görmüyor. Hem ben keseyi almış olsam yanımda olması lazım. Bende böyle bir şey olmadığına göre almış olmam imkânsız” diyerek adamı iknaya çalıştı ise de, adam bir türlü inanmadı ve:

“Bu altını sen aldın, vermiyorsun” diyerek amayı vurup öldürdü. Adam keseyi bulamamıştı, ama amayı da öldürmüştü.

Hazreti Musa, sırrına vakıf olamadığı bu hadisenin mahiyetini öğrenmek için Cenab-ı Hakka ilticada bulundu. Allah-ü Teâlâ meseleyi şöyle izah buyurdu:

“Ey kelimim Musa! Kemeri alan çocuğun babası daha evvel o atlı ağanın hizmetinde çalıştı ve ağa da onun hakkını vermemişti. Şimdi hakkını almış oldu.

Ama ise, daha evvel o ağanın babasını öldürmüştü. Sonra gözleri kör olduğu için onu tanıyan çıkmadı ve unutuldu gitti idi. Ama ben unutmadım ve amanın ölümünü o adam vasıtasıyla yaparak, kısası yerine getirmiş oldum.”

[*] [*] [*] [*]

Başımıza gelenlere birde buradan bakalım