Yönetici…

Mahallede ihtiyar heyetinde…

Siyasi partide delege…

Sendika da üye…

Dernekte üye…

Sivil toplum kuruluşlarının hepsinde yer bulma arayışında.

Seçilmek için kandırıyor.

Kandırmak için yalan atıyor.

Yükselmek için en yakınlarının omuzuna basıyor.

İşte böyle, adım adım yükseliyor.

Basamak basamak tırmanıyor merdivenleri...

Siyasette…

Dernekte…

Sendikada…

Odada…

Palavrasının gücünce havalanıyor.

Menfaatlere göre yükseliyor.

Yalakalığa göre makam kapıyor.

Gözü hep yükseklerde.

Yönetime girse, başkan olmak istiyor.

Başkan olsa…

Genel başkanlıkta gözü…

Biraz gündemde kalsa...

Her konuya bir demeç...

Seçimlerde belediye başkanı, milletvekili olmak istiyor.

Her fırsatta aday oluyor.

Aday olamazsa, bunu bahane edip yeni makam istiyor.

Alamazsa, feryat figan ediyor.

O kendine yakışanı yapıyor.

İlginç olanı şu;

Bu kadar karaktersiz birinden hizmet bekliyoruz.

[*] [*] [*] [*]

Hz. Ömer:

- Eğer Kur’an ve sünnetten ayrılırsam ne yaparsınız?

- Seni kılıçlarımızla düzeltiriz, ey Ömer…

Hz. Ömer:

- Beni günahtan alıkoyacak bir ümmet bulunduğu için Allah’ıma sonsuz hamdolsun.

Halkın çekinmeden kılıçla tehdit etmesi, onun nasıl bir yönetici olduğunu göstermesi bakımından yeterlidir zaten.

[*] [*] [*] [*]

Vay ki, o gösteriş için namaz kılanların haline…

Vay ki, insanların haklarını yiyerek bir yere gelen makam sahibine…

Kılıcımız yok.

Sahabe de değiliz.

Sadece sıradan bir kalemiz.

Söylemek bizden.

İnanıp, inanmamak sizden.

Ölüm de var…

Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer.

Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır.

Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:

- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...

Adam telaş içinde:

- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı…

Hz. Süleyman:

- Peki, ne yapmamı istiyorsun?

Adam yalvarır:

- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!

Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve emri verir:

- Bu adamı hemen al, Hindistan'a bırak!

Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.

Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:

- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?

Azrail (a.s) cevap verir:

- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki: "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de, “Bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir?” diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.