Geride bıraktığımız 2012 yılı, Zonguldak için kayıp yıldır.

Türkiye’nin hemen yer yerinde ulaşım sorunu çözülmüşken, Zonguldak ulaşım alanında yapılan yatırımlar bakımından Türkiye’nin en geride kalmış illerinden biri oldu. Siyaset anlamında her geçen dönem daha da zayıflayan Zonguldak, “Gelen, gideni aratır” sözünü haklı çıkardı. Giden milletvekillerinin yeri dolmadı.

Siyasetteki bu zayıflık, bürokrasiye de yansıdı. Giden bürokratların yeri dolmadığı gibi çok daha zayıfları geldi. Liyakata değil, kişinin cemaat bağlantısına, sendika bağlantısına göre atamalar yapıldı. Önüne iki koyun verseniz, tekini eve getiremeyecek adamlara önemli görevler verildi. Bu kişilerden Zonguldak’a hizmet değil, bağlı bulundukları cemaatlere ve sendikalara hizmet etmeleri istendi. Toplumun her kesimine eşit mesafede durması gereken bürokratlar yerine, tek yönlü, kindar isimler çok önemli görevler üstlendi. Ve bu kişiler, yakınlarını da rantlı noktalara yerleştirmekten utanmadılar. Bu yapıyla 2013 yılının Zonguldak’a hayır getirmesini beklemek, gerçekten Milli Piyango’dan büyük ikramiye kazanmak gibi bir şey olur.

Tek umudumuz; hükümetin, ülkenin ve dünyanın ihtiyacı olduğu için Zonguldak’a yatırım yapmayı düşünmesi, Filyos Vadi Projesi’ni hayata geçirmesi.

Yoksa Zonguldak’tan seçilen, Zonguldak’a atanan bürokratların proje üretip de bu kente bir iş yapılması mümkün değil. Umudumuz yok mu? Elbette var. Ama şu anda görev yapan isimlerden değil. Tek umudumuz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. O isterse, Zonguldak’a bir şey yapılır. O istemezse, olmaz. Kozlu ve Kilimli’nin ilçe yapılması gibi.

Hepinize mutlu yıllar diliyorum…

Öğrenirsin Akay Abi…

Yeni Adım Gazetesi’nde yazan Akay Turhan, “Yerel Pusula” sözünden alındığımı yazmış. Alınmadım. Sadece “yerel” lafına gerek yoktu, onu anlatmaya çalıştım. Ama anlamamış. Neyse… Turhan, mesleki kariyeri nedeniyle kendisine saygı göstermem gerektiğini söylemiş. Akay Turhan’ın sadece yaşına saygı gösteririm. O da benden biraz büyük olduğu için. Ben Akay Turhan’ın gazeteciliğe nasıl başladığını biliyorum. TTK’da çalışırken, işe gitmeden gazetecilik yaptığını da. Anadolu Ajansı’na nasıl girdiğini de. Oradan nasıl atıldığını da? Sonra Ankara’da yeniden nasıl işe başladığını da. Sonra neden atıldığını da... TRT’ye nasıl başladığını da... Trabzon’a niye gönderildiğini de. TBMM’ye nasıl geldiğini de. Nasıl emekli olduğunu da... O bize savaşlardan söz ediyor. 600 metre yanına bomba düşmüş de. Hâlbuki çalıştığı kurumlar, “Akay Turhan, ne kadar uzakta olursa, o kadar iyi olur” diye göndermişlerdi, onu savaş bölgesine. O ise, bize kendini masal kahramanı gibi anlatıyor. Ben Akay Turhan’ın Ankara’da birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla tanıştım, konuştum. Anlattıklarından dizi yapılsa; Aşk-ı Memnu’dan, Behzat Ç.’den, Muhteşem Yüzyıl’dan çok daha fazla reyting alacağını söylediler. Uzun Erhan’a gelince… Öğrenirsin Akay Abi, öğrenirsin…

Kıssadan Hisse: Bu kayık da boş!

Gençken tekneler beni büyülerdi. Küçük bir kayığım vardı ve yalnız başıma göle açılırdım. Saatlerce orada kalırdım. Bir seferinde güzel bir gecede kapalı gözlerle, kayığımdaydım. Akıntı aşağı boş bir kayık geldi ve benimkine çarptı. Gözlerim kapalıydı, bu yüzden şöyle düşündüm: “Biri kayığıyla geldi ve kayığıma çarptı.” İçimde öfke yükseldi. Gözlerimi açtım ve öfke içinde adama bir şey söyleyecekken, kayığın boş olduğunu fark ettim. O zaman hareket edecek yön kalmadı. Öfkemi kime ifade edecektim? Kayık boştu. Yalnızca akıntı aşağı yüzüyordu ve gelip benim kayığıma çarpmıştı. Bu yüzden yapacak hiçbir şey yoktu. Öfkemi boş bir kayığa yansıtamazdım. Gözlerimi kapattım. Öfke oradaydı, ama çıkış yolu bulamadığımdan gözlerimi kapattım ve öfkeye doğru geri geri yüzdüm.

Ve o boş kayık, benim fark edişim oldu. O sessiz gece, içimde bir noktaya geldi. O boş kayık benim ustamdı. Ve artık biri gelip bana hakaret ettiğinde gülüyorum ve diyorum ki: “Bu kayık da boş...” Gözlerimi kapatıyorum ve içeriye gidiyorum... (Alıntıdır)

Günün Fıkrası: Benim yerime de iç!

İki deli yolda gidiyorlarmış. Birinci deli susamış. Demiş ki: “Ben susadım, su içmeye gidiyorum.”

İkinci deli, “Hazır gitmişken benim yerime de iç” demiş. “Tamam” demiş gitmiş. Biraz sonra gülerek gelmiş. İkinci deli sormuş: “Neden gülüyorsun?”

Birinci deli: “Kendi yerime temiz, senin yerine pis su içtim!”

Günün Sözü:

&[#]8206;

Ey insan, Kafdağı kadar yüksekte olsan da, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma, her şeyin bir hesabı var, üzdüğün kadar üzülürsün.

Mevlana