Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem’i "milletvekili adayı" yapmak için düğmeye basmışlar!
Yanlış anlamayın, düğmeye basan CHP değil!
Sırat Köprüsü’nden bile birlikte geçmeleri mümkün olmayan Mustafa Özdemir ile Akın Kavi, el birliğiyle Tahsin Erdem’i "milletvekili adayı" yapacaklarmış!
Mustafa Özdemir, “Tahsin Erdem’i nasıl önseçimden çıkartıp 'belediye başkan adayı' yaptıysam, 'milletvekili adaylığı' için kurulacak sandıktan da çıkartacağım” diyormuş!
Akın Kavi ise, Muammer Avcı ile arası açıldığı için rotasını tamamen Tahsin Erdem’e çevirmiş!
Şu otobüs işlerini filan ayarlayıp, milletvekilliği seçimi için finans işini çözeceğini söylüyormuş!
Bastıkları yerde ot bitmeyen, tuttukları dalı kurutan bu iki ismin, Tahsin Erdem’i milletvekilliğine taşımaları halinde biz de kendilerini içtenlikle kutlayacağız!
Ama düşünsenize...
Tahsin Erdem, "Zonguldak Milletvekili" olmuş!
Eşi ile TBMM’ye gidiyor!
Eşinin ilk talimatı şu oluyor:
"Merve Kır, TBMM’ye giremez!"
Tahsin Erdem "Belediye Başkanı" olduğunda öyle dediği iddia edildi ya!
Başkanın danışmanlarını çocukları belirler!
Ne güzel hayat, değil mi ya?
Kendini yönetemeyen adam, kenti yönetecek!
Belediyeyi yönetemeyen adam, Zonguldak’ı yönetecek!
Pazaryeri işini çözemeyen adam, Zonguldak’ın sorunlarını çözecek!
“Aç tavuk, kendini buğday ambarında sanır” sözü, bu arkadaşlar için söylenmiş olabilir mi?

Kaniş gerginliği!

Bize muhalefet eden "boydan kesat, içten fesat" meslektaşlarımız, yeni bir oyun içindeler!
“Ürmesini bilmeyen köpek, sürüye kurt getirir” sözü, bu tipler için söylenmiş olabilir mi?
Ama bunlar bildiğin kaniş!
Boylarına bakmadan, atlara bile havlıyorlar!
Bir kaniş gerginliği var üzerlerinde!
Galiba basenlerinin yere yakın oluşu, bu karakterleri sinirli yapıyor!
Ölçülü-hesaplı konuşmasını bilmiyorlar, durup dururken başlarına dert açıyorlar ve çevresindekiler için tehlikeli bir durum yaratıyorlar!
Bakın, işte geçenlerde tam da bu tarife uyan bir olay yaşandı Zonguldak’ta...
Haddi olmayan işlere giren birine haddi bildirildi!
Onlardan intikam almak isterken, başkanın başı derde girdi!
Şimdi hep birlikte ayıklayacaklar pirincin taşını!

Ekran yüzü...

Zonguldak’ın kelime haznesi en düşük kişisiyle, konuşurken 29 harfi kullanamayan kişisi, kentin sorunlarını dile getirmeye çalışıyor!
Bunların birinde, derdini anlatacak kelime yok!
Diğerinde ise, kelimeyi kuracak harf yok!
Televizyonculukta ilke şudur...
Ekran yüzü için; kadınlarda "güzellik", erkeklerde "yakışıklılık" aranır.
Duyduğumda şaşırmış, sormuştum, ulusal kanallarda çalışan bir dostuma...
“Kimse çirkin bir yüze 10 dakika bile tahammül edemez” demişti.
Zonguldak, yıllardır bazı yüzlere katlanmak zorunda kalıyor!
Gerçi, artık katlanmıyorlar!
İzlenme oranları bunu bize gösteriyor!

Kıssadan Hisse: 700 yıllık öğüt...

Şeyh Edeb-Ali‘nin Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey'e verdiği öğütler, 700 yıl önce söylenmiş eski hikaye ama bugün bile geçerli, eskimemiş öğütler... Her liderin bugünde alması gereken öğütler...
“Oğul; insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulur gidersin…
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme...
Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.
Üç kişiye acı:
*Cahiller arasındaki alime...
*Zenginken fakir düşene...
*Hatırlıyken itibarını kaybedene...
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğunda mücadeleden korkma.
Bilesin ki, atın iyisine 'doru'...
Yiğidin iyisine 'deli' derler.”

Günün Fıkrası: Cenaze için...

Yaşlı adam, ölüm döşeğindeydi... Artık son dakikalarını yaşıyordu... Hasta yatağında yatarken  birden mutfaktan gelen kokuyu duydu, en sevdiği çikolatalı kurabiyelerin kokusu... Birden gözleri aralandı, kendini ayağa kalkacak kadar güçlü hissetti. Bu, şaşılacak bir şeydi, ölmek üzere olan adamı ayağa kaldırmaya kurabiyelerin kokusu yetmişti.
Duvara tutunarak merdivenlere kadar yürüdü.
Basamakları ağır ağır inerken, sanki mutfağa değil hayata yaklaşıyor gibi heyecanlıydı.
Nihayet, mutfak kapısına kadar geldi... İşte masanın üzerindeki tepside onlarca çikolatalı kurabiye, tam karşısında duruyordu... Son gücüyle masaya yaklaştı, o kurabiyelerden bir tane ağzına atabilse, sanki ömrüne ömür katılacaktı... Bir tane almak için elini uzattı... Ama birden karısı yetişti ve eline vurdu:
"Çek elini bakayım... Onlar cenaze için..."