Zonguldak Valiliği’nin sosyal medya hesabından şöyle bir paylaşım yapıldı:
“Vali Osman Hacıbektaşoğlu başkanlığında; Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Kapağan, Çaycuma Kaymakamı Adem Kaya, İl Jandarma Komutanı Alb. Barış Cücen, İl Emniyet Müdürü Sinan Ergen, Çaycuma Cumhuriyet Başsavcısı Doğukan Orhan, İlçe Emniyet Müdürü Uğur Duman ve İlçe Jandarma Komutanı Bnb. Ferhat Turunç’un katılımlarıyla “Haftalık Asayiş ve Güvenlik Toplantısı” Çaycuma Kaymakamlığında gerçekleştirildi.”
Bu toplantı, Çaycuma’da alarm zillerinin çaldığının ve devletin durumun ciddiyetine vardığının göstergesidir!
Çaycuma’da Ekim ayında ülke gündemine yansıyan olaylar:
27 yaşındaki bir genç intihar etti!
17 yaşında bir genç kız hamile kaldı, çocuğunu dünyaya getirdi!
17 yaşında başka bir kızımız hamile kaldı, bebeği ölü doğdu!
71 yaşındaki adam, aynı evde yaşadığı eski gelinini öldürdü!
17 yaşındaki bir genç kız, su kuyusunda ölü bulundu!
Ve asıl bomba Kasım ayının ilk saatlerinde yaşandı!
Malulen emekli edilen bir polis, köy kahvesini bastı!
İki kişiyi öldürdü!
İki kişiyi yaraladı!
Ve devlet, Çaycuma’da işlerin çığırından çıktığının farkına vardı!
Asayiş Toplantısı’nı Çaycuma’da yaptı!
Devletimiz inşallah geç kalmamıştır!
Kolluğun görevi, olay olduktan sonra yakalamak değildir!
Kolluğun görevi, önleyici kolluk görevini tam ve eksiksiz yerine getirmektir!
Sorun, akşamdan sabaha olmadığı için!
Çözüm de akşamdan sabaha olmaz!
Çaycuma’da bir esmene oldu!
Olay sadece kolluk güçleriyle ilgili değil!
Savcıların da tavrı çok önemli!
Bakın biz bile “Savcıların da tavrı çok önemli” deyip geçiyoruz!
Detaylarına giremiyoruz!
Başımıza iş gelsin istemiyoruz!
Sonuç olarak: Şikayet, soruşturma, yer değiştirme fazla olunca!
Kolluk etliye, sütlüye karışmaz oldu!
O zaman et ile süt birbirine karıştı!
Bize de bu satırları yazmak düştü!

Organize işler bunlar!

Milli Eğitim’de görev yapan iki kadın!
Bir Kadın Doğum Uzmanı’nın peşine düşmüşler!
Maksatları Kadın Doğum Uzmanı’ndan para koparmak!
Kadın Doğum Uzmanı da pek muteber bir adam olmadığı için iki kadının iddiaları üzerine tutuşmuş!
Ama bu işin için de bir de baseni yere yakın medyacı var!
İddiaya göre bu baseni yere yakın batık medyacı, Milli Eğitim’de çalışan iki kadın üzerinden kredi kullanmış!
Parayı her zaman olduğu gibi ödememiş!
Şimdi borcu olduğu iki kadını suça bulaştırmaya çalışıyor!
İddiaya göre Çaydamar’da oturan kadının biri, çocuğu olmadığı için yıllar önce bir çocuk edinmiş!
Bu şebekenin iddiasına göre çocuğu ayarlayan Kadın Doğum Uzmanı!
Kadını bulup, konuşturup, doktoru sıkıştıracaklar!
Parayı medyacı olacak!
Milli Eğitim’deki kadınlara olan borcunu ödeyecek!
Çaydamar’daki kadına ulaşılmış!
Kadın Milli Eğitim’deki kadınlardan daha çirkef çıkmış!
Olaylar, olaylar!
Yalnız, bu Milli Eğitim’de çalışan kadınlar krediyi kocalarından habersiz kullanmışlar!
Şimdi ödemek için medyacının girdabına girmişler!
Bir an önce doktoru ayıplayıp, krediyi kapatmak istiyorlar!
Ama bilmedikleri bir şey var!
Bu iki kadın, o medyacıdan ömür boyu kurtulamaz!

Müdür yardımcılarının aşk hikâyeleri!

İçinden çay geçen ilçede bir okulda Müdür Yardımcısı!
Uzun süredir sürekli bilgi geliyor!
Ama Müdür Yardımcısı işi öyle boyutlara getirdi ki!
Eşi bile dayanamayıp Müdür Yardımcısı’ndan boşamış!
İnsan biraz seçici olur!
Okulda hem öğretmen, hem veli, hem de temizlik görevlisi ile birlikte olunur mu?
Önce temizlik görevlisini eve çağırıp temizlik yapıyor!
Sonra veli ile görüşüyor!
Sonra öğretmen geliyor!
Sade o da değil!
Aynı okulda bir başka Müdür Yardımcısı daha var!
Aralarında müthiş bir çatışma var!
Kadınlar yüzünden kanlı bıçaklılar!
Olayları ilçede herkes biliyor!
Adları belli, sanları belli!
Ama gerçekten ayıp oluyor!
Öğretmenin yaptığı daha büyük ayıp!
Sen A3 ile Müdür Yardımcısı’nın evinin önüne gidersen!
Müdür Yardımcısı da senin önüne A4 ile gelir!
Müdür Yardımcılarının arasındaki rekabet, öğretmenler arasında da rekabete neden oluyor!
Ne İsa’ya yaranabiliyorlar!
Ne Musa’ya!
Eğitim şart!
Ya da bunları iyi bir veterinere götürmek lazım!

Kıssadan Hisse: Sen bilirsin!

Vakti zamanında, buğdayın evde yıkanıp, güneşte kurutulup, değirmende öğütüldüğü o günlerde köyün birinin yakınlarında bir değirmen varmış.
Çevre köyün halkı da buğdaylarını götürür o değirmende öğütürlermiş.
Ama ne var ki, o değirmenlerin tozundan çok, kavgası eksik olmazmış.
Kimi “Ben önce geldim!” der, kimi “Benim buğdayım az, çabuk bitsin!” diye diretirmiş.
Değirmenci de, inatçı mı inatçı; “Benim dediğim dedik! ” kimseye eyvallah etmeyen bir tipmiş...
Hal böyle olunca buğday öğütmek, deyim yerindeyse deveye hendek atlatmaktan zor olurmuş..
Bir gün, köyün birinde bir adam, evdeki buğdayı çuvala doldurmuş, atmış hayvanın sırtına, düşmüş değirmen yoluna.
Yol uzun, düşünce bol…Endişe ganiymiş…
“Değirmene varırım ama, ya buğdayı öğütemezsem?” diye iç çeker, kaygılanırmış.
Tam o sırada, yolda nur yüzlü, ak sakallı bir ihtiyarla karşılaşmış.
İhtiyar, “Hemşehrim, çok susadım, bir yudum suyun var mı?” deyince, adam matarayı çıkarıp tereddütsüz uzatmış.
Birlikte yol kenarında oturmuşlar, soluklanmışlar. Başlamışlar sohbete.
Laf lafı açmış, konu değirmene gelmiş.
Adam anlatmış dertli dertli:
“Orada her gün kavga, gürültü… Kimin sırası belli değil. Ne yapsam da buğdayı öğütebilsem bilmiyorum.” Demiş…
İhtiyar gülümsemiş, sakalını sıvazlamış:
“Evladım,” demiş,
“Sen orada kim sana sataşırsa sataşsın, kim ne derse desin hiç tartışma.
Sadece ‘Sen bilirsin…’ de gerisine karışma.”
Adam bu sözü kulağına küpe etmiş.
Değirmene varınca yine aynı manzara:
Toz duman, gürültü, tartışma…
O, bir kenara çekilip başlamış beklemeye.
Bir süre sonra değirmenci gelmiş yanına;
“Ne bakıyon öyle hemşerim?” demiş.
Adam naif bir edayla “Buğday öğüteceğim,” demiş.
Değirmenci hemen başlamış söylenmeye:
“Bugün çok işim var!... Sıra dolu, yarına kadar yetişmez!” deyince…
Adam sakin bir ses, yüzünde tebessüm: “Sen bilirsin…” demiş.
Değirmenci bir an durmuş. Aldığı cevap karşında biraz da şaşkın, sessizce adamın çuvalını sırtlamış, buğdayı değirmene boşaltmış.
Biraz sonra diğer müşteriler başlamışlar söylenmeye;
“Yahu o bizden sonra geldi, niye onun buğdayını öğütüyorsun? Demişler.
Değirmenci gülmüş:
“Valla o bana ‘Sen bilirsin’ dedi. Ben de bildiğimi yapıyorum!” demiş.
O günden sonra değirmenle ilgili bir tartışma olsa; ”Sen Bilirsin Dersen Değirmende Kavga Olmaz” demişler…
Herkes “Sen bilirsin” demeyi öğrenmiş. Ve değirmende kavga bitmiş..
Değirmende huzur, un gibi beyaz bir sessizlik başlamış.
Derler ki:
“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır,
Yumuşak söz gönül kapısını aralar.”
Bazen lüzumsuz tartışmalara girmeden “Sen bilirsin” demek, bir dünya huzur getirir…
İnadı kırar, gönlü onarır…
Çünkü bilene değil, bileni bilene saygı gösteren toplum, huzuru un çuvalında değil, sözün bereketinde bulur.