Tarlada, oraklarla buğday biçilir, demetler bağ yapılır; bağlar, öküz arabasına yüklenir, harmana gelir.
Eğer öküz arabasının tekerlerinin yağı azsa, öyle bir gacırtı çıkar ki...
Öküz arabasının gacırtısı, arabanın sahibinin durumunu da yansıtır aslında...
Ekonomisi iyi olan, arabasının tekerlerine gres yağı sürerdi.
Ekonomisi iyi olmayansa, araçlardan çıkan yanık yağla idare ederdi.
Ağustos sıcağında, harman zamanı gelir, çatardı.
Samanlığın bulunduğu alanda harman olur...
Yerlerdeki çimler, kazmayla kesilir, yuvarlak taş silindir haline getirilir ve harman yuğulanır.
Yani toprak iyice ezilir.
Buğday bağları harmana serilir, üzerinde iki öküzle düven çekilirdi.
Öküz, sıcaktan bunalınca, ucunda demir olan öğrendireyle dürtülürdü.
Öküz, canı yanınca, yürümeye devam ederdi.
Ama hayvan bu...
Kakası gelince bırakırdı.
Düvenin üstünde olan kişi, öküzü de gözetleyecek.
Hemen küreği öküzün kıçına tutacaksın, buğdayın üzerine yaptırmayacaksın.
Öküzün işi bitince, o kemreyi harmanın dışına atacaksın.
Yani biz, kemre atmasını o zamanlardan öğrendik.
Hayvan sıcaktan bunalınca, yorulunca kuyruğunu kaldırır...
"Öküz, buğdayı kirletmesin" diye hemen küreği tutarsın.
Öküz, nefes almak için yapar bunu...
Bu durum, bir-iki tekrarlarsa, öküzleri durdurur, suya getirirsin.
Biraz gölgede dinlendirir, yeniden harmana sokarsın.
Bizim, şimdi yaptığımız da buna benziyor.
Öküzleri koşup, harman dövüyoruz!
"Öküzler ortalığı pisletmesin" diye kürek tutuyoruz!
Gitmeyince, öğrendireyle dürtüyor, yani nodulluyoruz!
Ama yine de bazen ortalığı kirleten öküzler oluyor!
"Harman" demişken, bir de "tınaz atma" işimiz vardı.
"Tınaz", harmanda dövenle dövülen buğdayın saplarından ayrılmış haliydi.
Buğday, ince saman çöpleriyle karışık olur.
İkindi sonrası harmanda çok güzel bir rüzgar eserdi.
Harmandan toplanan buğdayı, ağaçtan yapılmış, çatal biçiminde, harman savurmakta kullanılan ve "yaba" adı verilen aletle havaya savurursunuz...
Buna "tınaz atmak" denir.
Eğer duruşunuzu ayarlayamazsanız, havaya savurduğunuz buğday, yüzünüze gelir.
Ustalık isteyen bir iştir.
Biz de son dönemde tınaz atıyoruz!
Bazen rüzgar ters esiyor...
Saman ile karışık buğday üstümüze geliyor...
"Nimet" diyor, şükrediyoruz.
Bu kadar eskiye gittiğimize göre, yaşlanıyoruz galiba...
Toprak mı çekiyor, ne?
Bir de buğdayların yıkama işi vardı.
Köylerdeki çeşmelerin önünde oluklar olur..
Oralarda yıkardık buğdayı...
Topraktan arındırırdık.
Suyun az olduğu dönemlerdeyse, dereye gidilirdi.
Sonra buğday güneşe serilir, kurutulurdu.
Bir kısmı kazanlarda kaynatılır, bulgur olurdu.
"Dibek" dediğimiz, ortası çukur taşta, ahşaptan yapılan sokularla dövülürdü.
"Dübek dövme" denirdi bu işleme...
Bu iş de ustalık gerektirirdi...
Beş-altı kişi, sırayla vururdu sokuyu...
Bir hatada, buğday, dibek taşından dışarı dökülürdü.
Her işin bir ritmi, kuralı olurdu.
Her iş, sırasına göre yapılırdı.
Hiç boş vakit kalmazdı.
Harman bitse, ormandan odun işi başlardı.
Odun işi biter, kesim isi başlardı.
Okullar tatil olduğunda, üç ay kalırdık köyde...
Ama her işi yapardık.
"Düzenli çalışma" alışkanlığımız, köy hayatından gelir.
Bir de köy düğünlerini yazsak birlikte...
Üç gün, üç gece...
Kınalı, horatalı, gelin almalı, duvaklı, tabancalı, tüfekli, köçekli...