Sevgili Tunahan…


Sevgili kardeşimiz…


Sevgili evladımız…


Güzel gören, güzel düşünen insan…


Bu mektup; bizimle aynı duyguları hisseden binlerce Zonguldaklı adına sana yazılmıştır.


Gözü yaşlı analar, ciğeri dağlanan analar, dünyası kararan-karartılan, yıkılan analar adına yazılmıştır.


Bu mektup; yarım kalan aşklar, gözü yaşlı sevgililer, sevip de kavuşamayanlar adına yazılmıştır.


Bu mektup; şehitliğinle gurur duyan, ancak şehit olmana vesilen olanlara duyulan nefret adına yazılmıştır.


Bu mektup; tek evladını vatana kurban veren, babasız büyüyen, babasız yaşayan, babasız askere giden yetimler adına yazılmıştır.



Sevgili Tunahan;


Başkaları da var elbet.


Onları da anmak lazım…


Bu mektup; sen toprağa düşerken, keyfinin derdinde olanlar adına yazılmıştır.


Bu mektup; sen ve arkadaşların şehit olurken, siyasi egosuna yeni egolar ekleyenler adına yazılmıştır.


Bu mektup; sen ve senin kanının üzerinden siyaset yapan, siyaset yapma telaşında olanlar adına yazılmıştır.


Bu mektup; sevgili annenin ve tüm şehit annelerinin yüreğine düşen ateşle oynayan, o ateşle ısınan, o ateşi ciğerimize bastırmaya devam edenler adına yazılmıştı.


Bu mektup; senin düğün gününde çalıp-söyleyen, dua yerine cümbüş çalan, demagoji yapan, bir duaya el açamayanlar adına yazılmıştır.



Sevgili Tunahan;


Henüz iki yaşındaydın, babasız kaldığında…


Babanı tanıyamadın.


O çekip gitti belki…


Yaşadığını bildin belki, ama onsuz büyüdün.


Mahallenin düzgün, kalbi temiz, küfür nedir bilmez delikanlılarındandın.


Bağdagül annen için zor yıllardı.


Hem ana oldu, hem baba…


Evlenmedi.


Tek evladıydın annenin…


Telaş ederdi, endişe duyardı.


Duaları, tüm çabaları, seni kurda-kuşa yem etmemek içindi.


Okuttu…


Büyüttü…


Askere gönderdi.


Dünya gözüyle evlendiğini görmek, belki de son dileğiydi.


Bir başka dileği de, torun sahibi olmaktı.



Askerliğini yaptın.


Askerde kalmak istedin.


Belki, “Zonguldak’a dönsem ne yapacağım?” diye düşündün.


Belki, başka kaygıların vardı.


Sen de diğer şehitler gibi anana şu dünya gözüyle bir ev almak istiyor, yuva kurmak istiyordun.


Sonunda asker olarak kalmaya karar verdin.


22 yaşındaydın.


Annenin yüreğinde bin bir telaş vardı.


Çoğunu görmedin, bilmedin, hissetmedin.



Uzman çavuş olacaktın.


Yedi ceddini araştırdılar.


Sordular…


Soruşturdular…


20 yıldır bilmediğin, tanımadığın babanı İstanbul-Kartal’da buldular.


Ne düşündün, ne yaşadın, kim bilir…


Belki görmedin, tanımadın, bilmedin, ama yüreğine düşen korla belki de ne çok yandın?


Her şeye rağmen yeni hayallerin, umutların vardı.


Para kazanacak…


Ev alacak…


Evlenecek, annenin gözlerini yollarda bırakmayacaktın belki de…



Enişten Ramazan Duyar ile konuştuk.


Dedi ki:


"Elektrikçi dükkanım var.


Kendisine asker dönüşü dükkanımın başına geçmesini istedim.


Dönüp gelmesini istedim.


´Ben asker olacağım´ dedi.

´Dükkanı devredeyim sana´ dedim istemedi.

İşini çok seviyordu.

Yaklaşık bir ay önce izne gelmişti.


Kız arkadaşı vardı, kızın ailesi de daha yeni yeni öğreniyordu birlikteliklerini…


Nasip değilmiş.


Babasının yokluğunu hissettirmemeye çalıştık.


Tunahan babasıyla görüşmüyordu.”



Sevgili Tunahan;


Göreve, 2 yıl önce Hakkari Dağ Komando Bölüğü´nde başladın.


Böylesine çatışma ortamı için ne kadar hazırlıklıydın?


24 yaşındaydın.


Daha gencecik daldın.


Seni uğurlamaya gelen arkadaşlarının da dediği gibi, en büyük hayalin; evlenmek ve annene bir ev almaktı.


Senden önceki şehitlerimize ev alanlar, şimdi annene de bir ev alırlar, ancak sen olmadıktan sonra o evden ne fayda Tunahan?


Bırak, sen ve senin gibiler düşmesin toprağa…


Evi de, barkı da onlara kalsın.



Kalbin güzeldi.


Sen yakışıklıydın.


Aşıktın sen.


Deli deli aşıktın.


Hakkari’nin dağlarında, kurşunların gölgesinde hayaller kuruyordun.


“Şu zor ve sıkıntılı günler elbet geride kalacak” diye dua ediyordun.

Hakkari’nin dağlarını delip gelmek istiyordun.

O dağları aşıp gelmek istiyordun.


Kuş misali uçup gelmek istiyordun, “kanadımdan vurulur muyum?” diye endişe ediyordun.



Kalbinden vurdular seni Tunahan, kalbinden…


Bir vatan uğruna, bir aşk uğruna…


Berna’na ulaşamadan, kalbinden vurdular.


Ellerine dokunamadan, avuçlarına saklanamadan, gözlerinde kaybolamadan vurdular seni…


Tüm güzellikleri, hayalleri, umutları sakladığın kalbinden vurdular.


Vatanı vurdular Tunahan, vatanı…


Annenin gözleri önünde vurdular.


Sevgilinin kollarında vurdular.


Ne olduğu belli olmayan bir savaşta kahpece vurdular.



Ne diyelim şimdi Tunahan?


Sen küfür bilmezdin.


Söyle şimdi, biz kime sövelim?



Söyle sevgili Tunahan…


Ey Kartal…


Kaderinde yazılana mı sevinelim, seni ve senin gibi şehitlerimizi bu cendereye atanlara mı sövelim?


Sineye mi çekelim her şeyi Tunahan, sineye mi çekelim?


Alışalım mı bunca acıya, yoksa istedikleri gibi…


Peki, biz böylesi acılara alışırken, bunca çalgı-çengi neyin nesi Tunahan?



Sen ve arkadaşların birer birer düşerken, el açıp dua etmeye gelmeye zaman bulamayanlara ne diyeceğiz Tunahan?


Dükkanını kapatamayanlara ne diyeceğiz?


Devlet dairelerinde, özelde Cuma namazı söz konusu olduğunda göstere göstere camiye giderken, seni uğurlamaya gelemeyenlere, gelmeye zaman bulmayanlara ne diyeceğiz Tunahan?


Caddelerde boş boş gezerken, sen ve senin silah arkadaşların sayesinde volta atarken, kemik yalarken, senin düğününe gelmeye zaman bulamayanlara ne diyeceğiz Tunahan?



Sevgili Tunahan;
Biliyoruz, senin kalbinden asla böyle şeyler geçmezdi.


Ama biz kalbimize söz geçiremiyoruz!