“Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın 400 milletvekili istediği, HDP’nin ‘baraj sorunum yok’ dediği, CHP’nin yüzde 35, MHP’nin çok sürpriz
bir çıkış hedeflediği 2015 seçimleri öncesinde AKP’nin neden iktidarda
olduğunu, muhalefet partilerinin söylemlerini ve seçim kampanyalarını CHP’li
siyaset bilimi ve iletişim uzmanı Tayfun Şahin’e sorduk”
sözleriyle
başlıyor Ece Sevim Öztürk’ün röportajı…





Zonguldak
özelinde yaşanan gelişmelerin ötesinde genelde neler oluyor, yaşanan gelişmeler
nasıl yorumlanıyor?



CHP
nereye kayıyor?



“Bunları görme
adına önemli bir röportaj”
diye düşünüyorum.



Elbette
katılan olacaktır, katılmayan olacaktır.



Özellikle
de CHP’de siyaset yapanların kendilerini daha iyi görme adına önemli bir
röportaj.





Şahin’in, “AKP alternatifsiz olduğu için mi iktidar?” sorusuna
verdiği yanıt şöyle:



“Çok basite
indirgeyerek açıklarsak AKP, Türkiye’de iktidar boşluğunun çok yoğun
hissedildiği bir dönemde ve uluslararası güç odaklarının desteğiyle hükümet
oldu.



Ancak 2002’den
sonra sürekli iktidarda kalmasının en önemli sebeplerinden biri ‘alternatifsiz’ olduğunun düşünülmesi…



Yurttaşlar;
istikrar, yol, hizmet gibi kavramlarla aslında alternatifsizliğe işaret
ediyorlar.



Hatta
alternatifsizlik algısını olumsuz manada da ortaya koyuyor yurttaşlar.



‘Onlar daha mı iyi?



Kime oy verelim?



Diğerleri de çalacak!’ gibi cümlelerin işaret ettiği şey de
alternatifsizlik duygusu.



Ancak bu durumun
tek gerekçesi iktidarın gücü ya da kitlelerde uyandırdığı yetkinlik algısı
değil.



Muhalefet partilerinin yetersiz
söylemi, yetersiz siyasi kadroları ve yetersiz yöntemleri
de bu düşünceyi
tetikliyor.



Örneğin, ana
muhalefet partisini ele alırsanız kadroları bağlamında kendi tarihinin bile
gerisine düştüğünü görürüz.



Yani Erdal İnönü
döneminin kadrolarına bakarsanız Deniz Baykal, Hasan Fehmi Güneş, İsmail Cem,
Aydın Güven Gürkan, Seyfi Oktay, Murat Karayalçın gibi siyasi figürlerin aynı
meclis sıralarında yan yana olduğunu görüyorsunuz.



Saydığım ve
sayamadığım insanların temel özellikleri ‘tek
başlarına siyasi figür’
olmaları.



Yani bu
insanların bireysel karizmaları, bireysel oyları, bireysel cazibeleri var.”





Peki
ya bugün…



İşte
bugün olmayan o tabloyu da şöyle ifade ediyor:



“Oysa bugüne
geldiğimizde aynı unvanlara sahip siyasilerin gerçek birer ‘siyasi figür’ olduklarını söylemek çok güç…



Yani sadece
isimler üzerinden bir değerlendirme yaparsak muhalefet kadrolarının genel
anlamda, geniş kitlelere güven veremediklerini düşünebiliriz.



Hatta üyesi
oldukları siyasi partiye zarar veren siyasetçi tipiyle karşılaşıyoruz.



Yanlış siyasi figürlerin yanlış
siyasi söylemini ve yanlış tavrını da eklerseniz halkın muhalif unsurları
“cazibe merkezi” olarak görmediğine şahit oluyoruz.



Böylece iktidar
partisi sadece iktidar olduğu için yarışa hep önde başlıyor ve alternatifsizlik
düşüncesi iktidar partisinin oy kaybetmesini önemli ölçüde engelliyor.”





Ece,
her ne kadar bir neden olsa da pek çok CHP’linin yıllardır sığındığı o mazereti
de soruyor.



Diyor
ki:



“Ancak AKP’nin devletin tüm
imkânlarını kullandığı da bir gerçek… Bu durumda muhalefete yüklenmek haksızlık
değil mi?”





İşte sorunun yanıtı:



“Kimseye
yüklenmiyoruz aslında.



Bir tespit
yapıyoruz.



Tespit yapmaktan
vazgeçerek AKP’nin devletin imkânlarını kullandığını ve bunun çok etkili
olduğunu kabul edersek o zaman sonsuza kadar AKP’nin iktidarda kalacağını da
kabul etmeniz gerekir.



Oysa AKP’nin
iktidarı mutlak değil.



Doğru stratejik
hedefleri olan ve o hedeflere yürüme kararlılığını gösteren siyasi partiler
AKP’ye rağmen alternatif olabiliyor.



Örneğin HDP,
Doğu ve Güneydoğu bölgesinde alternatif olabileceğini ortaya koyabiliyor.



Aynı şeyi farklı
ölçeklerde diğer muhalefet unsurları da yapabilirler.



Ancak bunu
yapabilmek için öncelikle bağımsız olmak gerekir.”





CHP’liler
şimdi, “Ne demek bu, biz bağımsız değil
miyiz? Kime çalışıyor bu adam?”
diye düşünebilir.



Zaten
bu en kolay yol.



Peki, “Kime bağımlı muhalefet partileri?”



Bu sorunun yanıtı da çok önemli…



Şöyle diyor Şahin:



“Sizi şaşırtmak
pahasına söyleyeyim.



Muhalefet
unsurları en fazla AKP’ye bağımlı…



Bu anlamda
AKP’nin hem halkı hem de muhalefet partilerini yoğun olarak etkilediğini
görüyoruz. Muhalefet partileri kendilerini AKP’nin hegemonik söyleminden
kurtaramıyor.



Kendi kavram
setini yaratamıyor.



Bu yüzden
AKP’leşerek büyüyebileceği yanlışına saplanıyorlar.



Oysa süreç tam
tersine işliyor.



AKP’nin
söylemine yamanmaya başladığınız anda her hamleniz hem AKP’yi yeniden ve
yeniden üretiyor hem de muhalif unsurlarının dayandığı oy tabanında aşınmalara
sebep oluyor.”





Ve
bugünlerde ortalarda görünmeyen, bu seçim döneminde yeniden sahaya sürülmeyen
meşhur ekmek (!) kampanyasına getiriyor lafı.



Yani
Ekmeleddin İhsanoğlu’na…



Diyor
ki:



“Çok basit bir
örnek verirsek, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP’nin ve MHP’nin ortak adayı olarak
ortaya çıkarılması anılan iki partinin AKP’ye teslim olduğunu gösterir.



Çünkü yapılan
açıklamalara bakarsanız Ekmeleddin Bey’in seçilmesinin sebebi olarak ‘toplumun her kesiminden oy
alınmak istenmesi’
tezi ortaya
konuldu.



İşte bu nokta
değerli…



Çünkü bu cümle
CHP’nin ya da MHP’nin değil AKP’nin cümlesi. AKP de 13 yıldır Türk toplumunun
muhafazakâr olduğunu, sadece dindarların her kesimden oy alabileceğini, solun
halktan kopuk olduğunu, halka yaklaşması gerektiğini söylemiyor mu?



Ekmeleddin
İhsanoğlu tercihi yaparak aslında siz teslim olduğunuzu ve AKP’nin tüm
tespitlerinin doğru olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz.



Bu teslimiyet
sebebiyle de alabileceğiniz oyun bile altına düşüyorsunuz.



Ama daha
dramatik olarak bağımsızlığınızı yitiriyorsunuz.



AKP’leşiyorsunuz.



Muhalefet
partileri için en büyük sorun alanı burası…”





“Sağa açılma söylemi yanlış mı yani? Sağdan transferler doğru
değil mi?”



Ece Sevim Öztürk’ün bu sorusuna verilen yanıta bakalım şimdi:



“Mesele sağa
açılmak, sağdan transfer yapmak değil.



Mesele bunları
AKP’yle aynı gerekçelere dayandırmak; AKP gibi düşünmek…



Yani sağ
partilerde siyaset yapmış namuslu adamları partinize katınca sağcı olmazsınız.



Fakat Türk
toplumundan klasik CHP’li olarak, CHP kimliğiyle yeterince oy alınamayacağını
kabul ederseniz ve fazla oy almak için sağdan birilerini almaya başlarsanız yok
olursunuz.



Bu yok oluş
kişilere bağlı değildir.



Yöntemle,
düşünme biçimiyle ilgilidir.



Rakibiniz gibi
düşünürseniz rakibinize benzersiniz.



Temel hata
burada…



AKP, Türk
toplumunu din ekseninde ele alıp Sünni-muhafazakâr ve diğerleri şeklinde bir
ayrım üzerinden kendi potansiyel oyunu yüzde 70 olarak okuyabilir.



Fakat muhalefet
partileri bu görüşü kabul etmek zorunda değildir.



Örneğin CHP
olarak siz de bu görüşü kabul ettiğiniz anda asla iktidar olamazsınız.



Bunun yerine siz
de örneğin, toplumu emekçiler, ezilenler ve diğerleri şeklinde kodlayıp
potansiyel oyunuzun yüzde 70 olduğunu varsayabilirsiniz.



Bunu yaptığınız
gün iktidar olma şansınız da vardır çünkü kendi hikâyenizi ve kendi fikrinizi
yaratıyorsunuz demektir.



Bağımsız olmak
budur.”





Peki, ne olacak öyleyse?



CHP, çok başarılı bir reklamcıyla, Ali Taran’la anlaştı.



Ali Taran, Genç Parti’nin ya da Cem Uzan’ın yaklaşık yüzde 8 oy
aldığı seçimlerin de reklamcısıydı.



İyi bir kampanyayla her şey tersine döndürülemez mi?





İş
reklama kaldıysa, vay CHP’nin haline…



Şahin’in
bu konudaki tespitleri de çok önemli.



Devam
ediyor:



“Ben siyasetin
de, hayatın da bir birikimin sonucu olduğuna inanıyorum.



Bu yüzden
kestirme yollara çok fazla itibar etmem.



Konuyu elma
metaforu üzerinden açıklarsak.



Toprağı
süreceksiniz, gübreyi doğru miktarda vereceksiniz, sürekli bakım yapacaksınız
ve güzel bir elma hasadı elde edeceksiniz.



Bunlar siyasi
partilerin kurumsal olarak yapmaları gerekenler.



Reklamcı ise
gelip sizin ürettiğiniz elmaları doğru ambalaja koyacak ve doğru şekilde servis
edecek. Konu bu kadar basit…



Yani reklamcı, var
olmayan bir elma getirmeyecek.



Kırmızı elmayı
portakal haline dönüştürmeyecek.



Elde olanı en
iyi şekilde sunacak.



Meseleye böyle
bakarsanız, Ali Taran’dan mucize beklememek gerekir.



Zaten Genç Parti
örneği de doğru bir örnek değil.



2002
seçimlerinde bir bina tamamen yıkıldı ve yerine yeni bir bina dikildi.



O günün
koşulları ve dinamikleri çok farklıydı.



Bu yüzden ben
Genç Parti örneğini her gün tekrarlanabilir bir uygulama olarak görmüyorum. CHP’nin oy sıçraması
yapabilmesi için doğru adayları, doğru söylemi ve doğru tavrı aynı anda
yakalaması gerekir.
Bu da yetmez tüm
bunların doğru kampanyayla sunulması gerekir.



Aksi halde
sadece reklam kampanyasıyla yürümez bu iş.



Bu anlamda Ali
Taran’ın kullanabileceği materyalin iyi olması gerekir.



İyi malzeme
veremezseniz en iç yakıcı nameleri de bulsanız, en güzel görseli ve sloganı da
hazırlasanız sonuç hüsran olur.”





Her
şey ancak bu kadar basit anlatılabilirdi!