Tallayı ektük...

Buğdayı biçtük..

Harmanı döğdük...

Ekinleri yıkaduk, harmana serdük, guruttuk...

Bulguru, goca gazanda kaynattuk...

Yazıda, dübekte sokuynan döğdük...

Şimdi sıra geldi değmene...

Buğdayı, una çöğürmeye...

"Değmen" dedüğümüz değirmen...

Ağna işte...

Devrek-Beycuma arasındaki yolda, derenin kıyısında "Hüsnü Bey Değirmeni" vardı.

Hala var, o değirmen...

Ama çalışmıyor şimdi.

Öküz arabasına buğday çuvallarını yükledük...

Değmene gittük...

Değmenin öğünde sıra bekledük...

Değirmen 24 saat çalışudu.

Herkes, buğdayının başında sırasını beklerdi.

O sıra kutsaldı.

Kimse, kimsenin sırasına, hakkına girmezdi.

Öğündeki sana izin verirse, sıra değişirdi.

Değmen bir orkestra gibi çalışırdı.

Suyun sesi, taşın sesi, taşın üstündeki ağaç parçasının sesi...

Ara sıra değmencinin sesi...

Değmenin öğünde yatan öküzün sesi...

Yoldan nadirde olsa geçen kamyonun sesi...

Orada beklemekten sıkılan çocukların sesi...

Köyde sorunlu olan iki kişinin, değmenin önündeki tartışmalarının sesi...

O ara; üstünüz, saçınız, başınız undan beyazlaşırdı.

Yani demem o ki...

Biz, bu saçları değirmende ağartmadık!

Değirmende saç nasıl ağarır, onu da biliriz yani...

İki taşın arasında ezilen buğdayın nasıl una döndüğünü biliriz biz...

Unu, emeği, ekmeği biliriz biz...

Maksat, buğdayı una dönüştürmekse; bazen alttaki taş, bazen üstteki taş olmasını biliriz...

Yani bazen alttaki taş gibi durursun...

Bazen üstteki taş gibi döner durursun.

Maksat, buğdayı ezmek...

Un-ufak etmek...

Tabi bir de değirmencinin hakkı vardır.

Ona da hakkını vereceksin.

"Hep bana, hep bana" demeyeceksin.

Değirmenci hakkı kutsaldır.

Bizim buralarda "su değirmeni" var.

Başka yerlerde "yel değirmeni" var.

Biz, yel değirmenlerine karşı savaşmayı da kitaplardan öğrendik.

Don Kişot’luğumuz oradan geliya...

Ağanın, bak, konu neren nerey geldi?

Evimizin öğündeki furundan (fırın) çıkan sıcak ekmeğin kokusu burnuma geldi.

Sıcak ya, kesemezsin...

Dizinde kıracaksın ekmeği...

Evin altındaki bahçeden koparacaksın yeşil soğanı...

Yoksa pırasayı...

O da yoksa domatisi...

Biberi...

Üşenmezsen; eve çık, sıcak ekmeğin içine bi kaşuk tereyağı koy...

Bi kavanoz ayran yap istesen...

Paşa göğnün bile ağanın...

Yeni biz; hakkı, hukuku değirmende öğrendik.

Emeğin, ekmeğin harman olduğu köyde öğrendik.

Sabah ezanında kalkmayı, hayvanlara bakmayı, bağ-bahçe yapmayı köyde öğrendik.

Hem de 9 ay Zonguldak’ta durup, 3 ay köyde dururken öğrendik.

Bir fidanın çiçeğe durmasını, meyve vermesini beklemeyi öğrendik.

Çiçek açmadan meyve olmayacağını öğrendik.

Tarlayı, bazen nadasa bırakmayı öğrendik.

Bir sene buğday, bir sene mısır ekip, toprağı dengeli kullanmayı öğrendik.

Velhasıl, topraktan gelip, toprağa gideceğimizi öğrendik.

Siz, Cahit Zarifoğlu’na ait olduğunu sanıyorsunuz ama şair Ayla Aydemir diyor ki:

“Burası dünya...

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi...

Ekip-biçip gidecektik.”