Konu başlığını ve makaleyi bir gün önce yayına hazırlamıştım. Yayınlamaya dakikalar kala acı haber geldi. Yüreğimizi dağladı. Saatler önce eskileri yad ettiğimiz, baba dostumuz, büyüğümüz ‘Kaya Taşçakmak’ın ani ölüm haberi geldi. Oysa daha yeni başlamıştık, anlattığı küçücük hikayesi bir başlangıçtı, çocukluğunu, eski yaşamları kaleme aldığı not kağıtlarını gösterdi. Bilgi ve yaşam tecrübesini benimle paylaşacaktı, daha İnağzı ve Kilimli’de geçirdiği gençlik yıllarını anlatacaktı, sık sık gelmemi takıldığım yerde arayabileceğini tembih ederek elimi sımsıkı tutarak uğurladı. Sanki içine doğdu elini ayırmak istemecesine uzun uzun bırakmadı. Gözlerinde baba şevkatinin ışığını gördüm sanki, nereden bilebilirdim ki babamın yanına göç edeceğini. Güle güle Kaya ağabeyim, ışıklarla uyu…
KAYA TAŞÇAKMAK KİMDİR…

Taşçakmak, 10 Ağustos 1939’da Zonguldak’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Zonguldak’ta tamamladıktan sonra, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Uzun yıllar serbest avukatlık yaptı. 1994-96 yılları arasında Zonguldak Barosu Başkanlığını yürüttü. Baro Başkanlığı yıllarında Zonguldak Demokrasi Platformu Dönem Sözcülüğü de yapan Taşçakmak, bu sırada kentte toplumsal muhalefetin sesi oldu. Genel Maden İşçileri Sendikası’nın (GMİS) 1991’li yıllarda gerçekleştirmiş olduğu eylemlerde Genel Başkan Şemsi Denizer’in de danışmanlığını yapmıştı. Öğrencilik yıllarından bu yana sahip olduğu sol değerleri son nefesine kadar sahip çıkan Taşçakmak, şair ruhuyla da tanınıyordu. 5 Ocak 2017 tarihinde hayatını kaybetti…
Şafak Tortu’nun çektiği fotoğrafı, şair Durak Yiğit’in dörtlüğü ve özgeçmişinin ardından sağlığında hazırladığım makaleyi sunuyorum…

--------------------------

Geçen yoğun stresli zor günlerde, hayatı basitleştirmek, biraz olsun gündemden uzaklaşmak, geçmişin doğallığının ve saflığının özlemini gidermek adına, ‘hayat detaylarda gizlidir’ diyerek küçük ama büyük mutluluklar içeren konuları kaleme almak istiyorum…

Daha önce “Yağcılarda inecek var” başlıklı Zonguldak’tan çıkan deyimler konulu makalemden sonra, Zonguldak’ın yakından tanıdığı eski Mimarlar Odası Başkanı ve Zonguldak Belediye meclis üyesi Turhan Demirtaş hem ticaret hem de ziyaret için işyerime geldi… Kendisini Turhan Ağabey olarak kaleme almak istiyorum çünkü çok eski aile dostu bir büyüğüm. Babam ve kardeşlerinin çocukluk arkadaşı…


Ben Teneke mahallesinde doğup büyüdüm ancak baba toprağım İnağzı mahallesi. Orda doğup büyümüşler… Atalarımın çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği İnağzı mahallesiyle şimdiki İnağzı arasında çok fark var tabi… Beş altı hanenin olduğu, ormanlık alanda çakalların cirit attığı zamandan bahsediyoruz. En yakın yerleşim yeri Kilimli… Kilimli’ye patika yollardan, tünellerden gidip gelinen zamanlar. O yıllarda İnağzı’na en yakın okul Kilimli’de bulunuyor aynı şekilde Kilimli oyun oynamak ve gezmek bakımından İnağzı’na göre daha iyi imkanlara sahip bu nedenden dolayı İnağzı gençleri hem okumak hem de gezmek için Kilimli’ye giderlerdi. İnağzı ve Kilimli gençleri için beraber büyümüş diyebiliriz…


Mimar Turhan Demirtaş ve Zonguldak eski baro başkanı Avukat Kaya Taşçakmak İnağzı ve Kilimli’de büyüyen, eğitim hayatlarına burada başlayan, şehir insanımızdan iki isim… Konu bağlamında kendi aile büyüklerimi de anmadan geçmek istemiyorum. Babam merhum Ferit Yıldırım ve merhum amcalarım Zeynel - Kemal Yıldırım İnağzı mahallesinde büyüdüler. Bölgeye ilk yerleşen aile sakinlerinden. İş hayatına İnağzı’nda başladılar, son nefeslerine kadar da İnağzı’nda ikamet ettiler. Turhan ve Kaya ağabeylerimle aralarında yaş farkı olsa da beraber büyüdüler, beraber oynadılar ve yakın dostluklar kurdular. Onlar Kilimli ve İnağzı’nda geçen çocukluk anılarını anlatır, biz de heyecanla dinlerdik…


Başta belirttiğim gibi. Turhan Ağabey “Yağcılarda inecek var” başlıklı, Zonguldak’tan çıkan deyimler ve hikayelerini okuduktan sonra gözden kaçırıldığını düşündüğü bir konuyu da bana hatırlattı… Konu bana enteresan geldi, alkollü içeceklerin bulunduğu lokanta ve restoranlarda, garsonun siparişleri alırken meze ve yiyeceklerden ayrı, ‘içki olarak ne alırsınız’ sorusuna cevaben “Bir gazoz rakı” benzetmesinin sadece Zonguldak’a özgü olduğunu vurguladı… Yurdun bazı yerlerinde zaman zaman bu sipariş şekli kullanılsa bile, ölçünün Zonguldak’tan çıktığını belirtti. Bu konuda Kaya ağebeyin başından geçen komik bir anısının olduğunu söyleyince beraber ziyaretine gittik, eskiye, eski arakaşlarına, İnağzı ve Kilimli’ye ait güzel anılarını dinledikten sonra konumuz olan olayı anlattı… İş için Zonguldak dışına çıkan Avukat Kaya ağabey İstanbul’da bir restoranda arkadaşıyla birlikte yemek ve sohbet etmek için otururlar. Verilen siparişlerden sonra Kaya ağabey, ortaya iki bardak ve bir gazoz rakı ister. Siparişi alan garson yemekleri ve mezeleri servis yapar, beraberinde masaya bir şişe ufak rakı, bir şişe de ‘Ankara’ sade gazozu koyar. Kaya ağabey duruma şaşkın bir ifade ile müdahale eder, garsona; ‘bunlar ne?’ diye sorar. Garson; gazoz ve rakı istediniz efendim diye cevap verir. O gün bu gündür bu olay tebessümle anılır… Siz olun Zonguldak dışında içkili lokantada “Bir gazoz rakı” siparişi vermeyin…


DEYİMLER VE HİKAYELERİ…

BİR GAZOZ RAKI…

1950’lı, 60’li yıllarda bütün Türkiye’de yaygın olduğu gibi Zonguldak’ta da köşe başı gazoz imalatçıları vardı. El yapımı üretilen gazoz, özel şişelere doldurulup satılırdı. İlk olarak Kilimli’de ‘Fertek’ gazozu satıldı daha sonra ismi ’Sever’ olarak değişti, Kozlu’da ‘Yeşildağ’, Zonguldak’ta ‘Aksel’ ve ’Damla’ gazozu üretildi. İlk üretimi yapan Kilimli’deki İsmail Sever ve oğlu Mehmet Sever, 15 cl ve 20 cl standart olan gazoz şişesi ölçüsünden farklı olan 17,5 cl şişelerde gazoz üretimi yapıyordu. Bu ölçü 35 cl’lik rakı şişesinin yarısına denk geliyordu.
Hem ekonomik hem de daha az tüketime olanak sağlayan bu özel ara ölçüsü, 35 cl‘den daha küçük rakı imalatının da bulunmaması, tüketicilerin karar ölçüsü olarak “Bir Sever gazoz rakı” isimlendirmesine sebep oldu. Sadece Zonguldak’ta üretilen 17,5 cl’lik şişedeki gazoz ‘azı karar çoğu zarar’ ilkesine uyduğu ve servis kolaylığı sağladığı için “Bir gazoz rakı” tabiri ile günümüze kadar taşındı...



KÜFE'LİK OLMAK…

Eskilerde meyhane kapanma vakti geldiğinde müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi.

Masalara eğilerek, yaylanmak vakti hatırlatılır Küfelik olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacının ölçüsü dut gibi olduğunun kanıtı olurdu.

Kendi kendine yürüyemeyecek kadar sarhoş olana eskiden küfelik derlerdi. Mecazi anlamda değil, işin içinde bildiğiniz küfe de vardı.
Meyhanenin yanında binek taşı gibi yüksekçe bir yer.Sotada bekleyen küfeli sırt hamalı ve ayakta duramaz hale gelmiş gedikli müşteri... Vakti geldiğinde hamal göreve çağırılır, sarhoş zar zor o yüksekçe yere çıkarılır ve çömelen hamalın sırtındaki küfeye yerleştirilir. Hamal adresi bilmektedir zaten, parasını patrondan alacağını da bilir. Yani taşıma ücreti meyhanenin tarifenin içindedir.


EŞEK SUDAN GELİNCEYE KADAR DÖVMEK…

Balkan Harbi sıralarında cephedeki bir askeri birlikte su ihtiyacını her bölüğün saka neferleri temin ederdi. O zamanlar, mekkare katırlarından başka adına karanfil kolu denilen, merkepli nakliye kolları da vardı. Her bölüğe de bir merkep tahsis edilmiş. Saka neferleri bu eşeklere yükledikleri fıçılarla, ordugaha yarım saat uzaklıktaki bir pınardan su taşırlarmış. Bölüklerden birisinin saka neferi çok saf ve tembel imiş, bir gün pınar başında yatmış, uyumuş. Eşek de çimenler üzerinde otlarken uzaklara gitmiş. Uyandığı zaman akşam olmak üzere imiş, Merkebi aramış, bulamamış. Koşarak bölüğe gelmiş. Susuzluktan kıvranan bölüğün çavuş ve onbaşıları sakayı yakaladıkları gibi, bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarmışlar. Çok sert ve aksi bir adam olan yüzbaşı saka neferini sorguya çekmiş. Neticede uyuduğunu ve eşeğini kaçırdığını öğrenince, hemen etrafa atlılar çıkarıp eşeği aratmaya göndermiş. Sakayı da çadırın direğine bağlayıp başlamış dayak atmaya. Can acısı ile avaz avaz bağıran saka,
-Aman yüzbaşım, ölüyorum, bir daha uyumayacağım. Artık dövme! diye yalvardıkça, yüzbaşı:-Acele etme, daha eşek bulunamadı. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki bir daha eşeğine sahip olup, muharebe yerinde, vazife başında uyumayacaksın… demiş.


ÖLME EŞEĞİM ÖLME…

Memlekette bir sene kıtlık olmuş; arpa, buğday kalmamış. Kış da gelip çatmış. Nasreddin Hoca, eşeğinin her gün arpasını azaltmaya ve hayvanın günlük payından kesmeye mecbur kalmış. Her gün birer parmak eksilen arpa, son zamanlarda iyice azalmış. Hoca hayvana yem verirken onunla konuşur gibi yaparmış; “Aman benim emektar eşeğim, sakın açlıktan ölme. Senin için on dönüm yonca ektirdim. Hele bir bahar gelsin, hepsi de senin olacak, bol bol yonca yiyeceksin. Yalnız şimdi biraz tasarruf etmemiz lazım.” deyip, arpayı günden güne azaltırmış.

Buna alışamayan eşek günden güne zayıflamış, iskeleti çıkmış ve bir sabah Hoca, ahıra girince eşeğin ölüsüyle karşılaşmış, “Vah zavallı eşeğim vah… Tam tasarrufa alışmıştın ama ecel sana zaman tanımadı. Yemyeşil yoncalara hasret gittin.” demiş.


ONUN İPİ İLE KUYUYA İNİLMEZ…
Eskiden, kendir ve keten liflerinden çul, yular, ip, urgan ve halat gibi günlük işlerde kullanılan eşyalar yapılırdı. Bu işlerle uğraşan, hileli malzeme ile çürük ip yapan Ali Usta adında biri varmış. Hatta bu adama İpi Çürük Ali Usta demeye başlamışlar. Bu ustanın yaptığı ip ve urganlar olmadık yerde kopar, birçok kazalara sebep olurmuş.

Bir gün, derin bir kuyuya bir kuzu düşmüş. Kuyuya inmeye hazırlanan biri, ev sahibinden urgan istemiş. Getirilen urganı beğenmemiş:

- Bu urgan, ipi çürük Ali Usta’nın malıdır. Onun ipiyle kuyuya inilmez, demiş.

- Haksızlık ediyorsun, Ali Usta’nın ipiyle kuyuya inilir, ama aynı iple çıkılır mı çıkılmaz mı, orasını bilmem, deyince çevresinde bulunanlar, gülüşmüşler.


İLK GÖZ AĞRISI…

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu’nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş. Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette.

Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş. Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış.Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı:

“Senin yavuklun, senin kocan” diyemezler, utanırlarmış.”Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?” diye sorarlarmış. Bu deyim, sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır.


SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK…

Geniş bir ovanın üzerinde bir köy, bu köyünde bir tanecik ırmağı varmış. Irmağın suları aynı anda köyün bütün tarlalarına yetecek kadar gür olmadığından her gün bu ırmağı bir köylü kendi tarlasına sulamak için kullanıyor, diğerleri de sıranın kendisine geleceği günü bekliyorlarmış. Ancak bir gün köyün açıkgözlerinden biri ırmaktan kendi tarlasına gizli bir kanal yapıp, diğer köylüler bu durumu fark etmesin diye kanalın üstünü toprak ve samanlarla kapatmış. Böylece tarlasına her gün yeteri kadar su geliyor, bolca mahsul alıyormuş. Bir süre sonra ırmağın suları azalıp, bu açıkgözün tarlasından bereket fışkırınca köylüler vaziyetten kuşkulanıp adamın tarlasına baskın yapmışlar. Birde bakmışlar ki kanallar suyla dolu ve üzerinde otlar yüzüyor. Cevap belli: “Ulan köftehor, saman altından ne su yürütüyorsun!”

ÖKÜZ ÖLDÜ ORTAKLIK BOZULDU…
Evvelce fakir bir köylünün çift sürmekte kullandığı bir çift öküzü varmış. Bunlardan biri ölmüş. Köylü, toprak ağasına giderek yalvar yakar bir öküz parası istemiş. Ağa, köylüye:

- Öküzün parasını ödeyinceye kadar hayvan ortak malımız sayılacak. Elli dönüm tarlamı süreceksin, ağılıma bakacaksın, harmanda yardım edeceksin, diyerek ağır şartlar ileri sürmüş.

Ağanın şartlarını kabul eden köylü ona kul köle olmuş. Fakat aradan üç yıl geçtikten sonra parasının yarıdan fazlası ödenen öküz, gördüğü ağır işlere dayanamayıp ölmüş.

Ağa, eskisi gibi köylüye angarya işlerini yaptırmak istemiş. Sabrı tükenen köylü:

- Ağam, gayrı öküz öldü, ortaklık bozuldu, deyip ağanın zulmünden kurtulmuş.


ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞILMAK…

Keklik kuşunun bir adı da çildir. Tüylerindeki benekler yüzünden bu isim verilmiştir. Dişi keklik yavru çıkarınca, onlarla hiç ilgilenmez, kendi başlarına bırakır. Yumurtadan çıkan yavrular, seke seke çevreye dağıldıklarından, sözün buradan kaynaklandığı söylenebilir.


MÜREKKEP YALAMAK…
Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabidir. Bu yüzden el yazması eserler asla su ve türevleri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil yahut imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarca ilminin ziyadeleştiğini varsayarlar ve okuma yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.


YAĞMA HASAN’NIN BÖREĞİ…

Fatih’in Gebze’de ölümünden (1481) sonra İstanbul’da kıyamet kopmuş, zaten fırsat bekleyen asi yeniçeriler de İstanbul’a dağılmışlar. Kimse canından ve malından emin değilmiş. Yağmacı yeniçeriler, önce kendilerini aldatan sadrazam Karamanı Mehmet Paşa’yı parçalayıp konağını yağmalamışlar. Daha sonra şehirdeki zenginlerin konaklarına hücum edip her tarafı talan etmişler. Zengin Yahudilerin oturdukları semtlere akın eden zorbalar büyük yağmalar yapmışlar.

Bu sırada Hasan adlı bir yeniçerinin işlettiği börekçi dükkanını da yağma eden yeniçeriler, işin aslını öğrenince, “Oldu bir kere, Yağma Hasan’ın böreğidir.” diye, börekleri yemeye devam etmişler.


ELİNE SU DÖKEMEZ…

Eskiden, namaz abdesti alınırken, abdest alan kişi, bir usta ise, çırakları, kalfaları, Medrese hocası ise mollaları, öğretmen ise öğrencileri, eline ibrikle su dökerek abdest almasına yardımcı olurlardı.Böyle önemli bir kişinin eline, yolu yordamınca, ibrikten su dökmek için, o kişiye biraz yakın olmak, onun yanında iyi kötü bir yer almış bulunmak gerekirdi. Yoksa her önüne gelenin yapacağı iş değildi.İşte bu nedenle, iki değerli kişi ölçülürken, bilgisi, yeteneği, zekası daha az olan için, bu deyim kullanılır.

Yardımcı kaynaklar…
Zonguldak Nostalji
zonguldaknostalji.com