Zonguldak’ta yaşayanlar olarak eskiyi yeniyi bilmek, karşılaştırma yapmak, bundan ders çıkarmak konusunda uzman olduk. Neden mi?.. Son yıllarda yaşadığımız kaybetme algısı yüzünden… Eskiden böyleydi... Eskiden şöyleydi… Eskiden şu vardı… Eskiden bu vardı cümlesini ağzımızdan düşürmüyoruz...
“Zonguldak’ta yaşayanlar” sözü, yerini “Zonguldak’ta yaşlananlar” olarak değiştirdi gibi. Yaşamak tarafı eskilerde kaldı, eskileri andıkça daha iyi anlıyoruz şimdiki halimizi. Kimler gelmiş, kimler geçmiş bu şehirden…
Yaz-yaz bitmiyor, her gün bir yenisi çıkıyor karşımıza…


Yine biraz eskilere gidelim, kendimizi avutalım istedim. Nice anılar yaşanmış bu şehirde, Doğup büyüyenler, Göç gelip yerleşenler ve misafir gelip gözlemleyenler olarak herkes bir şeyler yazmış. Öyle acı tatlı şeyler yazmışlar ki, nedense sonunu hep özleme bağlanmışlar… O günleri yazanları okudukça, varlıklı bir ailenin, işlerinin bozulması, her şeyini kaybetmesi gibi bir duyguya kapılıyor insan.


“Bülent Habora”… Kaç kişi tanıdı bu ismi bilmiyorum, lakin oda uğramış fırsatlar şehri Zonguldak’a. 1948 yılında 8 yaşında iken amcasının yanına ailesi tarafından yollanmış, ilerde iyi bir gazeteci-yazar olunca kaleme almış Zonguldak ziyaretini. Unutmamış Zonguldak’ı, belli ki bir daha gelmeyi umut ederek bağlamış son cümlesini… 2004 yılına kaleme aldığı ve köşesinde yayınlanan “1940´larda Zonguldak “ yazısını alıntı yapıyoruz, önce bir okuyalım sonra nasıl bir duyguyla göçüp gittiğini paylaşalım…

1940´larda Zonguldak…

Zonguldak, bataklık bir alanda kurulmuş bir balıkçı köyüymüş önceleri. Fransızların kurduğu şirket küçük bir liman yaptırmış ve yabancı şirketler buraya akın etmiş.


O akşam korkunç bir fırtına vardı. Şilebin güvertesindeki korkuluklara tutuna tutuna bir süre yürüdüm öne doğru. Ama korkumdan 15-20 adım atıp, geri döndüm. Çünkü dalgalar geminin sol yanından, yani Karadeniz´in ortalarından gelip, sağ tarafından denize dönüyordu. Güçlükle kaptan köşküne çıktım. Önce bir tokat yedim ondan, sonra da odasına kilitlendim. Ve taa Zonguldak´a kadar çıkartmadılar dışarı.

Kefken kayalıkları…

Sonradan öğrendiğime göre, o fırtınalı bölge Kefken açıklarıymış. Hemen her zaman böyleymiş, oranın durgun olduğu pek görülmezmiş. Hiç aklımdan çıkmamıştı o gece. Zaten sık sık yayınlanan "Kefken kayalıklarında bir gemi battı" haberleri de benim unutmamamı sağladı o geceyi. Devlet Deniz Yollarında İaşe Memuru olan amcam Sabahattin, beni Kanarya şilebine bindirip, kaptana teslim etmişti, Zonguldak´taki büyük amcam Süreyya´ya ulaştırılmam için. İlk kez çıkıyordum İstanbul dışına. İstanbul içinde de gördüğüm yerler sınırlıydı. Avrupa yakasında Rumeli Kavağı´na, eski İstanbul´da Halkalı´ya ve Kadıköy yakasında da en fazla Pendik´e kadar görmüştüm. İlk kez böylesine uzaklaşıyordum İstanbul´dan. Uyumuşum. Ortalık iyice aydınlanmıştı, kaptan yanıma geldiğinde. "Sana tokat atmakta haklıydım, çünkü emanettin bana. Ya o fırtınada denize düşüp, kaybolsaydın? Ben Süreyya´ya, Sabahattin´e ne derdim?" Bu ya da buna benzer şeyler söyledi kaptan. Sonra birlikte kaptan köşküne çıktık. Belki gönlümü almak için olacak, dümeni birkaç dakikalığına bana verdi.

Zonguldak…


Uçsuz bucaksız deniz sona eriyordu. Şilep karaya doğru yönelmişti. Biraz sonra bir koya girdik. Kaptan, "İşte Zonguldak" dedi. Avuç içi kadar bir yerdi. Bizim İstanbul´un Suadiye´si bile Zonguldak´tan çok büyüktü, bana göre, 8 yaşındaki bir çocuğa göre. Şangır-şungur ya da tangır-tungur demir atıldı. Güverteye indik. Az sonra çevremizde sandallar birikti. Birinde de amcam vardı, ayakta. Sandala bindim kıyıya çıktık. "Nasıl beğendin mi Zonguldak´ı?" diye sordu amcam. O gün gibi anımsıyorum, hiç beğenmemiştim.



Çünkü her yer çamurluydu ve kapkaraydı. Külüstür bir arabayla (Belki de o yıllarda Zonguldak´ta 10´dan fazla otomobil yoktu.) yokuş yukarı çıkmaya başladık. Bomboştu çevremiz, ne ev vardı, ne de başka bir şey. Yol vardı ama, örneğin sokak lambaları falan yoktu. Adını sonradan öğrendiğim Yenimahalle´ye gidiyorduk.


Bir deniz feneri vardı, burunda. Amcamınkiyle birlikte üç ev bulunuyordu, o bölgede. Her taraf ağaçlarla kaplıydı. Birkaç ay kaldım Zonguldak´ta. Limana yakın bir ilkokula gittim. Pek emin değilim ama adı galiba Mehmet Akif Ersoy´du. Okulun önünde bir cadde vardı, üzerinde de bir demiryolu. Sürekli trenler, daha doğrusu kömür yüklü vagonlar geçerdi.



Ereğli, Kozlu, Kandilli…

Pazar günleri ya amcamla çevredeki yerleri gezerdik ya da evin yakınındaki ormana, oradan da maden ocaklarına giderdim. Zaman zaman maden ocaklarına da girdim. Tabii Kömür İşletmeleri Etüd ve Proje Müdürü Süreyya Beyin yeğeni olduğumdan... Dekovile binmeyi çok seviyordum. Ereğli´yi, Kozlu´yu hep 1950 öncesinde gördüm. Ereğli bana Zonguldak´tan büyükmüş gibi geldiydi. Sanırım Ereğli´nin daha gelişmiş olmasının nedeni, taşkömürünün ilk üretiminin orada gerçekleştirilmesiydi. Zonguldak ise, bataklık bir alanda kurulmuş bir balıkçı köyüymüş önceleri. Fransızların kurduğu şirket küçük bir liman yaptırmış ve yabancı şirketler buraya akın etmiş. Kilimli ve Kozlu da sık gittiğimiz yerlerdendi. Ama sadece iki kez gittiğim Amasra ve Kandilli´yi çok sevmiştim. Amasra da o yıllarda bir balıkçı köyü gibiydi, anımsadığım kadarıyla. Ama Kandilli bir başka harikaydı, çocuk gözüyle. Motorla, ağaçlarla kaplı bir tepenin dibindeki iskeleye giderdik. Sonra da dimdik bir tepeye çıkardık, rayda giden, tepeden çekilen bir araçla. İlerimiz, yukarımız ağaçlarla dolu bir tepe ve altımızda Karadeniz. Bugün hemen hemen 60 yıl geçti. Sadece bu fotoğraflar kalmış beynimde... Bir de yaşamımda, aralıklarla görüşüyor olsak da ilk arkadaşım Cengiz Tihan...
Bir daha göremedim Zonguldak´ı. Acaba nasıl katledildi kent ve çevresi?


Evet bir daha göremedi Zonguldak’ı…
Artık onun göremediği yol boyunca uzanan sokak lambaları takıldı. Yemyeşil alanlarla kaplı arazide olan üç beş tane ev, yerini beton yığınları arasında kalan üç beş tane ağaca bıraktı. Yamaçlar arasında uzanan kumsalların yerini dolgu yapılmış taşlık sahiller kapladı. Hissetmiş olacak ki özlediği Zonguldak’ın bugününü resmetmiş son cümlesinde Bülent Habora. Çok yakın bir zamanda, 2014 yılında Zonguldak’ı bir daha göremeden hayatını kaybetti, üzüntüye boğdu sevenlerini…
2004 yılında kaleme aldığı kısa Zonguldak gözlemlerinden sonra, arzuladığı son cümlesini gerçekleştirmek üzere ZOKEV (Zonguldak Eğitim ve Kültür Vakfı) tarafından davet edilmesi, düşünce safhasına gelmiş olsa bile hayata geçmedi. Bun da yazarın sağlık problemlerinin de etkisi oldu. Kim bilir belki de hafızasında kalan bakir Zonguldak tablosu ebediyete kadar yaşayacak düşler ülkesinde… Hoş çakal Bülent Habora, düşler ülkesinde tekrar görüşmek üzere…

BÜLENT HABORA KİMDİR?


Gazeteci-yazar (D. 28 Şubat 1940, İstanbul – Ö. 1 Mayıs 2014, İzmir).
Adana Erkek Lisesi mezunu. Bir süre Ankara Hukuk Fakültesi ve İstanbul Edebiyat Fakültesinde okudu. Yazarlığa 1954 yılında, Adana’da Bugün ve Yeni Adana gazetelerinde başladı. Yazıları 1955 yılından itibaren Adana’da çıkan Salkım, Sel, Meşale dergilerinden başlayarak Yelken, Ataç, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Forum, Soyut, Gerçek Sanat vd. dergilerde yer aldı. Sinema yazıları Ses, Artist, Pazar gibi dergiler­de, politik mizah alanındaki yazıları da Gerçek vd. dergilerde, ayrıca çeşitli yazıları Yeni Tanin, Yön, Ant, Türk Solu, Yeni Konya, Bünya, Cumhuri­yet, Emek, Evrensel, Hürriyet vd. gazetelerde yayımlandı.
1965 yılında Habora Kitapevini kurdu, çok kısa bir süre sonra da yayıncılığa başladı. Otuz yılı aşkın süren yayıncılığı süresince 400 civarında kitap yayımladı. Yayımladığı ve yazdığı eserlerle Türk-Bulgar dostluğuna katkıda bulunduğu gerekçesiyle 1978 yılında, Bulgaristan’ın en büyük kültür ödülü olan “Kiril-Metodiy I. Derece Madalya ve Nişanı”yla ödüllendirildi.
Bir süre sinemayla da ilgilendi. Yazılarının dışında, 1961 yılında, Türk-Alman ortak yapımı olan “Silahlar Konuşuyor” adlı filmde yönetmen yardımcılığı yaptı. Yine aynı yıl, “Ayvaz Kasap” adlı filmde Suphi Kaner ve Gülgün Ok’la birlikte oynadı.1992 yılında İzmir’e taşındı. 1995’te İzmir’de sahaflık yaptı. Yine o yıl­larda, beş yıl süresince yerel radyolarda “Palmiyealtı” başlıklı politika, edebiyat, mizah, anı içerikli müzikli radyo programları düzenledi.
Son dönemlerin ünlü gazeteci yazarlarından olan ve efendi kişiliğiyle sevilip sayılan Bülent Habora, kanser hastalığına yenik düşerek, 1 Mayıs 2014, Perşembe günü sabahı İzmir´de vefat etti. Cenazesi İstanbul´a götürülerek Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığında eşinin yanında toprağa verildi.





Yardımcı kaynaklar…
Zonguldak Nostalji
zonguldaknostalji.com
evrensel.net
biyografya.com