İki komşu…

Birer tay aldılar.

Baktılar… Beslediler…

İkisi de büyüdü, at oldu.

Komşunun biri arpa ile baktı.

Diğeri kepek ile…

Biri işe-güce koştu, katır gibi kullandı.

Diğeri harmanda, yolda, dörtnala koşturdu.

Hatta, belli yaşa gelinceye kadar, çocuk bile bindirmedi sırtına…

Biri oldu kös kös katır gibi…

Diğeri yıldır yıldır küheylan...

Bir yola küskün gider…

Diğeri rahvana…

Birinin sırtında vurdular semer…

Diğerine taktılar eğer…

Birinin takatı kalmadı semeri taşımaya…

Diğeri başladı durmadan kişnemeye…

İşte tam burasıdır bizi ilgilendiren bölümü…

At sahibine göre kişner.

[*] [*] [*] [*]

Yüzlerce muhabir…

Onlarca yazar…

Binlerce bürokrat..

Onbinlerce siyasetçi...

Zonguldak’a çalışıyoruz.

Halimiz nice?

Semer vurulmuş at gibiyiz.

Neden?

[*] [*] [*] [*]

Meşhur kıssadır:

Adamın birisi, İmam-ı Azam'a gelmiş ve demiş ki:

“Benim oğlan çok bal yiyor. Başka da bir şey yemiyor. Buna da paramızın yetmesi mümkün değil. Siz sevilen, sayılan birisiniz. Ona söyleyin de bal yemesin.”

İmam-ı Azam biraz düşünür ve, "Şimdi gidin, 40 gün sonra gelin" der.

Aradan 40 gün geçer.

Adam çocukla gelir.

İmam-ı Azam çocuğa dönüp sadece, “Oğlum, bal yeme!” der.

Çocuğun babası bu duruma sinirlenir ve şöyle der, kızarak:

“Sadece 3 kelimelik bir cümle demek için mi bizi 40 gün beklettin? Bunu o zaman da söyleyebilirdin!”

İmam-ı Azam sakinliğini bozmaz. İbret alınması gereken cevabı verir:

“Ben de bal yemeyi çok severim. O günden sonra 40 gün boyunca hiç bal yemedim. Demek ki bal yememe işi yapılabiliyormuş. ‘Ben bunu kendi nefsimde başardım. Çocuk da başarabilir’ diye düşünerek, ona bir cümlelik bu nasihati verme hakkını kendimde gördüm.”

[*] [*] [*] [*]

Kendi penceremizden bakıyorum.

Hafta içi üç köşe yazısı…

Zor geliyor.

Bazen günümü “gün” ediyorum.

Pusula için internet sitesine tek tık yapmıyorum.

Siteye bir haber atmak zor geliyor.

Bazen attığım habere etiket kelime yazmak işime gelmiyor.

Bazen yazdığım haberi sosyal medyada paylaşmayı işten sayıyorum.

Bazı günler iş akdime göre 8 saatlik mesaiyi 8 dakika çalışmadan kapatıyorum.

Orada çay…

Burada kahve…

İşyerinde kakara, kikiri…

Falanca ile telefon geyiği…

Fişmanca ile Zonguldak üzerine atmasyonlar…

Bazen eften-püften sebeplerden dolayı işe bile gelmek istemiyorum.

Bugün kendimi kırgın hissediyorum.

Yarın üzgün.

Ertesi gün hanımın dayısının, yengesinin, halasının oğlunun, kızının, ortaokul arkadaşı hastalanmış.

Katarakt ameliyatı olacakmış.

Mahalledeki komşuya selam vermiyorum.

Tutup İzmir’e hasta ziyaretine gidiyorum.

Çarşamba’dan itibaren hafta sonu planları yapıyorum.

Cuma günü öğleden sonra yokum.

Hafta sonu filanca yere gidip çok eğlendik.

Doğa yürüyüşü yaptık.

Yorulmuşum.

Pazartesi öğlene kadar işte yokum.

Salı hamlamışım.

Eeee…

Haftada bir gün ya çalışıyorum…

Ya da çalışmış gibiyim.

Sonra yazıyorum:

Zonguldak neden böyle?

İşte bundan böyle…

Kimse kusura bakmasın.

Ben böyle isem…

Senin benden farkın biraz saçının olmasıdır.

Ya da babandan miras kalmasıdır.

Dahası başına devlet kuşu konmasıdır.

Gerisi aynı.

Biz olduğumuz yerden geriye doğru gidiyorsak.

Toplumun genel yapısındandır.

Milletvekiline, valiye, kaymakama, daire müdürlerine kızmaya gerek yok.

Aynaya bakalım.

Gördüğümüz yansıma bizden ibarettir.

Akköy’de böyle.

Zonguldak da aynısı…

Türkiye’nin de farkı yoktur, bizim gördüğümüz yansımadan