Zonguldak’ta özel sektör kömür işletmeciliği yapan firmaların büyük bir bölümünün vergi yüzsüzü olduğu ortaya çıktı!
Özel kömür işletmecileri, sürekli imtiyaz istiyor!
Rödevans ödemeyelim!
Teşvik alalım!
Asgari ücretin iki katı ücret vermeyelim!
İş güvenliği çok sıkı, biraz gevşetelim!
Siyasetçilerimiz de bu arkadaşlara yardımcı olmak için çaba gösteriyorlar!
Ama bir bakıyoruz ki, TTK’ya rödevans ödemek istemeyen firmaların birçoğu; vergi ödemiyor, sigorta ödemiyor!
Zonguldak Defterdarlığı, il genelindeki vergi yüzsüzlerinin listesini açıkladı.
Listeler, Pusula’da yayınlandı.
Hangi rödevansçının, ne kadar borcu var, görün!
Bunlar sadece vergi borcu!
Bir de SGK var!
Özel kömür işletmeciliği yapan firmalardan bazıları, fatura satın alıyor!
Vergi vermemek ya da daha az vergi vermek için fatura alıyorlar!
Kimileri de "nasıl olsa vergi vermiyoruz" diye fatura satıyor!
Olan, devlete oluyor!
Sürekli şirket patlatıp, yeni şirketlerle yola devam ediyorlar!
Lüks araçlar, evler, lüks yaşamlar sürüyor!
Elbette başta Akkurt Madencilik olmak üzere işini layıkıyla yapmaya çalışan işletmeciler de var.
Akkurt Madencilik’in sahibi Alaattin Kurnaz’ı kutluyoruz.
Balıkçılar-dolmuşçular...
Zonguldak Belediyesi, yıkılan Merkez Çarşısı’nın altında işyerleri bulunan, bina yıkıldıktan sonra Madenci Anıtı’nda satış yapan balıkçılar için İstasyon Caddesi'ne yeni işyerleri yaptı!
Zonguldak Belediyesi’nin asli görevlerinden biri, balıkçılara yer yapmak!
Her gelen başkan, balıkçılara yer yapıyor!
Ama balıkçılar, İstasyon Caddesi’ne geçmek istemiyor!
Çünkü Madenci Anıtı daha merkezi bir yer!
Balıkçıların burada durmak işlerine geliyor!
Ama kentin ortasında, açık alanda bu şekilde balık satmak uygun mu?
Zonguldak’ta ne uygun ki?
İstasyon Caddesi’ne, balıkçıların hemen yanına dolmuşlar da gelecek!
Balıkçılar gelmediği gibi, dolmuşçular da gelmiyor, iyi mi?
Böyle bir kent yönetimi olur mu?
Balıkçılar oraya gelmeyecekse, balıkçı dükkanları neden yapıldı?
Belediye, balıkçı dükkanlarını hangi bütçeyle yaptı?
Bir sürü soru geliyor akla!
Dolmuşçular ve balıkçılar yan yana gelsin!
Orada bir curcuna çıksın!
Trafik karışsın!
Sonra yine yazarız!
Ama Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem’in bu işi beceremediği gün gibi aşikar!
Biz, Tahsin Erdem’in koltuğa oturduğu gün bu işi yapamayacağını yazdık.
Belediyeyi yönetemeyeceğini o gün gördük.
Eski belediye başkanını uğurlamayı beceremeyen biri, belediyeyi yönetebilir mi?
Tahsin Erdem, o belediyeden nasıl uğurlanacak?
Göreceksiniz!
Bak sen şu bankacıya!
Zonguldak’ta bir bankanın bölge sorumlusu işten çıkartılmış!
Neden işten çıkartıldığı banka ile müdür arasında!
Bizi banka ile müdür arasındaki ilişki ilgilendirmiyor!
Bizi ilgilendiren konu, bu bankacının hala Zonguldak’ta olması ve iş insanlarından para istemesi!
İnsanlar bankaya gidip kredi istiyor, banka dokuz dereden su getirtiyor, sözleşme imzalıyor, teminat veriyor, faiz ödüyor, parayı öyle alıyor!
Bizim işten çıkartılan bankacı ise eskiden kredi verdiği banka müşterilerinden telefon açıp para istiyor!
Bu nasıl rahatlık böyle!
Otelde yat, Balkayası’na bak, telefon aç, para iste!
Ne güzel hayat!
Havuz problemi: Yonca mı, gonca mı?
İçinden çay ve gaz geçen ilçede havuz sorumlusu olarak çalışan görevli, eşi tarafından havuzda basıldı!
Kocasını havuzda iş arkadaşı ile basan kadın, tası tarağı toplayıp annesinin evine gitti!
Ne hikmetse bu havuz dikiş tutmadı!
Su kaçırmıyor ama personel kaçırıyor!
Eskiden papatya falı açılırdı!
Şimdi yonca falı açılıyor!
Peki kaç yapraklı yonca!
Üç yapraklı yonca mı?
Dört yapraklı yonca mı?
Beş yapraklı yonca mı?
Yoksa gonca mı?
Havuz problemini çözen haber versin!
Niteliksiz dolandırıcı...
Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem, kendi isminin kullanılarak vatandaşlardan para istendiğini açıklamış!
Tahsin Erdem’in adını kullanıp, kim para ister ki?
Allah, Allah...
Acaba, Tahsin Erdem ile sabah-akşam görüşen kişiler olmasın bu dolandırıcılar!
Bu konunun çok irdelenmesi lazım!
Ama Tahsin Erdem, kendi adını kullanarak insanları dolandıranları çok uzakta aramasın!
Gündüz görüştükleri ile gece görüştüklerine baksın!
Kıssadan Hisse: Affetmediğin kimseyle görüşme...
Fakir köylü, eline kazmasını alır, her gün bahçesinin yolunu tutar, akşama kadar kazma sallayarak toprağını verimli hale getirmeye çalışırmış.
Sıcakların, alınlardan yağmur gibi ter akıttığı bir devreye rastlayan bu çalışma sırasında adam, biraz ileride susuzluktan dilini çıkarıp ıslık çalan bir yılan görmüş. Zavallı hayvan neredeyse can çekişmekteymiş. Adam buna acımış, su içtiği kabından azıcık su dökerek yılanın önündeki çukurdan su içmesini temin etmiş.
Bir gün sonra, tekrar aynı yerde çalışırken yine meydana çıkan yılan, bu defa da açlıktan gidemez haldeymiş. Toprakların arasında sanki, yalvarırcasına köylünün yüzüne bakıyor, azığındaki sütten birazcık olsun kendisine vermesini istiyormuş.
Adam merhamete gelmiş, meyve ağacının dalında asılı duran azık çantasının içindeki süt şişesinden bir miktar süt döktüğü çanağı yılanın önüne doğru sürmüş. Bir hamlede başını çanağa uzatan yılan, hepsini içerek birden cana gelmiş ve bundan sonra ilerideki otların arasına doğru kayıp gitmiş. Böylece bir hayvana iyilik etmenin iç huzuruyla işine devam eden adam, kendi kendine, “Sen bir iyilik et de denize at.. Balık bilmez Hâlık bilir” atasözünü tekrarlayıp duruyormuş.
Bir gün sonra bakmış ki, aynı yerde beklemekte olan yılan, bu defa ağzında bir altın getirmiş; ışıl ışıl parlatıp duruyor. Köylü bunu görünce tekrar azığındaki şişeden bir miktar süt döktüğü çanağı yine yılanın yakınına bırakmış. Yılan da ağzındaki altını bırakıp süte uzanarak karnını doyurduktan sonra çekip gitmiş.
Böylelikle bir altın kazanmış olan adam, bu hali uzun müddet devam ettirmiş. O, her gün bir şişe süt getiriyor, yılan da ağzından bir altın çıkararak karşılıklı alışverişi devam ettiriyorlarmış.
Bu suretle yılan epeyce semizleşirken, köylü de oldukça zenginleşmiş.
Fakat günler aynı şekilde devam etmemiş. Köylü, bir gün başka bir işe çıktığı için bahçeye çocuğunu göndermiş. Ancak, oğluna yılanın iyiliklerini de anlatmayı ihmal etmemiş. Ona yine süt götürmesini sıkıca tembih etmiş. Aynı şeyleri tekrar eden oğul ise, sütü verdiği yılandan bir altını aldıktan sonra, yılanın bu altını getirdiği yeri merak etmiş, bunun için de girdiği delikten aldığı altınları bir anda almak niyetiyle yılanın kuyruğuna bir kazma sallamış. Kazma yılanın kuyruğunu kestiği halde geri dönen yılan, çocuğun üzerine atılmış, zehirli dişlerini geçirdiği derisinin altına da zehirini dökerek çocuğu öldürmüş.
Böylece yılanla adam arasındaki dostluk açgözlü oğul yüzünden bozulmuş.
Uzun aradan sonra tekrar ortaya çıkan yılan, adama yine aç ve mecalsiz vaziyette görünmüş. Sanki "yine eski dostluğumuzu kuralım" der gibi bir tavrı varmış.
Ölen biricik yavrusunun hayali derhal gözlerinin önüne gelen adam, yılanın eski dostluğu tekrar kurmak istemesi tavrına karşı şöyle konuşmuş:
“Bende senin zehirlediğin evlat acısı, sende de evladımın kestiği kuyruk acısı varken geçmişi unutup yeniden dostluk kurmamız mümkün değildir! Şimdilik birbirimize görünmeden yaşasak daha iyi olur. Ola ki, günün birinde birbirimize ettiklerimiz tekrar aklımıza gelir de, hislerimiz kabarır, karşılıklı intikam hislerimizi tatmin etme çabasına düşeriz. Sen bir yılan olduğun için cibilliyetinin icabını yapar, zehirlemeye çalışırsın. Ben de insanoğlu olduğum için, düşman bildiğim seni öldürmekten geri kalmam. İyisi mi, senin dostluğun şimdilik lazım değildir. Uzaklaş benim çevremden. Acıyı unutup birbirimize zarar vermeyecek hale gelinceye kadar."
Günün Fıkrası: Doksan dokuz olsun...
Günlerden bir gün Nasreddin Hoca’ya düşünde doksan dokuz altın vermişler.
"Doksan dokuz altın olmaz, hiç olmazsa illa yüz olsun" diye diretirken uyanıvermiş.
Birde bakmış ki, ortada ne altın var ne de altın veren...
Hemen gözlerini kapamış elini uzatmış Hoca, "Her zaman bu kadar alçak gönüllü olmam. Hadi ver bakalım, bu seferlik doksan dokuz altın olsun" demiş.