Zonguldak’ı neden sevmeliyiz? Çünkü; bu şehir, kim bilir kaç insanın sessiz duasını, kaç annenin içten içe sakladığı korkuyu, kaç babanın alın terine karışmış umudu taşır.
Bu şehir sadece bir coğrafya değildir.
Bir hayat mücadelesidir, bir sabır imtihanıdır, bir kalp yüküdür.
Zonguldak’ı sevmeliyiz, çünkü; burada yağan yağmur bile yeraltında çalışan madencinin alın teridir!
Kaldırımlardan süzülen su değil, yıllardır dinmeyen bir emeğin, alın terinin hikâyesidir.
Dalganın kıyıya vuruşu sıradan bir ses değildir;
Nice maden işçisinin yorgun nefesidir!
Bu şehrin her köşesinde bir kader, her sokağında bir hatıra vardır.
Kimse bilmez belki ama Zonguldak, insanını içten içe kollayan bir şehirdir.
Her sabah simsiyah kömürün içinden ekmek çıkaran insanların gözlerindeki parıltıyı ancak burada görebilirsiniz.
O yüzden bu şehir bize kızsa da, küsmüş gibi dursa da bizim evimizdir, sığınağımızdır, limanımızdır.
Zonguldak’ı sevmeliyiz çünkü; burada sevgi, gösterişli sözlerle değil, aynı sofraya oturmakla, aynı derdi paylaşmakla, karanlıktan çıkan bir işçiye “geçmiş olsun” demekle ölçülür.
Burada insanlar az laf eder, çok sabreder.
Belki biraz kırgındır, biraz yorgundur ama yüreğinde hep bir umut saklar.
Her gün ölüme giden, her gün ölümün koynundan çıkan insanların şehridir Zonguldak!
Bazıları; “Bu şehir değişmiyor” diyor!
Zonguldak değişiyor, ama ağır ağır…
Çünkü bu şehir aceleye gelmez; yüzyıllardır taşıdığı yükün hafiflemesini kendi ritminde ister.
Zonguldak’ı sevmeliyiz, çünkü; bu şehrin bize verdiği duygu hiçbir yerde bulunmayan, başka hiçbir şehirde olmayan bir sadakat duygusudur.
Buradan ayrılsanız bile içinizden söküp atamazsınız.
Küser, kırılır, tartışırsınız ama kopamazsınız.
Çünkü Zonguldak; sevdiğini içine alan, sevmediğine kendini açmayan bir şehirdir.
Çünkü bu şehir; bize anne gibi kızar, baba gibi susar, dost gibi omuz verir.
Bu şehrin insanı temizdir, samimidir, delikanlıdır.
Kapısından içeri girdiğiniz anda sizi ya söylenerek sever ya da içten içe sahiplenir; ama mutlaka sever.
Ve biz…
Biz bu şehrin çocukları olarak, bazen sessizce, bazen gürültüyle ama mutlaka gönülden severiz.
Çünkü Zonguldak bir şehir değil, yüreğimizin en derin yerine kazınmış bir izdir.
Çünkü Zonguldak bir şehir değil, şiirdir!
Çünkü Zonguldak, her mısrası zulümle, acıyla, ölümle, korkuyla işlenmiş bir şiirdir!
Genç yaşta kaybettiğimiz Devrekli Şair Rüştü Onur’un dediği gibi:
“Sen aziz şehrim;
Uykusuz yaşadığımı bilmelisin.
Bütün işçilerin,
Saçak altında uyuduğu bir saatte,
Ben mızıka çalarak geçiyorum sokaktan.
Sen aziz şehrim;
Ellerim gözlerim kadar benimsin.”

Çete liderliğinden zabıta amirliğine!

1990 yılında İnanış Gazetesi’nde mesleğe başladım!
Haber Gazetesi, Uyanış Gazetesi, Ereğli Önder, Adalet Gazetesi diye devam eden bir çalışma hikayesi!
Yıl 1994. Adalet Gazetesi’ndeyim!
Dönemin Zonguldak İl Emniyet Müdürü İdris Pala!
Zonguldak İl Emniyet Müdürü İdris Pala, gazetecileri Emniyet Müdürlüğü’ne çağırdı.
Devrek Sanayi Sitesi’ndeki kasaplar ile Karaman Beldesi’ndeki kasapları haraca bağlayan çetenin çökertildiğini söyledi!
Yüzleri kapalı üç kişinin fotoğrafını çektirdi!
Üç kişiden biri kasapları haraca bağlayan çetenin lideri!
Fotoğrafta sağdan birinci olan çetenin lideri Cengiz Altuntaş!
Diğer iki kişi ise O. A. ve E. B.!
Devrek ve Karaman’daki kasapları haraca bağlayan çetenin lideri Cengiz Altuntaş, arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı, hapse girdi!
1994 yılında Devrek ve Karaman’daki kasapları haraca bağlayan çetenin lideri Cengiz Altuntaş, yıllar sonra karşımıza Devrek Belediyesi Zabıta Amiri Abdurrahim Altuntaş olarak çıktı!
Olaya bakar mısın?
Zabıta personeline elini öptürdü!
Libya Genel Kurmay Başkanı gibi üniforma giydi!
Güç zehirlenmesi yaşadı!
Görevden alındı!
Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı görevden alındığında bu kadar gürültü çıkmamıştı!
Mesele Abdurrahim Altuntaş değil!
Onu anlıyoruz!
Ama onu kahraman yapanları anlamıyoruz!

Teoman Papila’nın hırsı!

Papila Madenciliğin sahibi iş insanı Teoman Papila, Bakacakkadı’daki kömür deposunda yerli kömür ile ithal kömürü karıştırırken iş makinesinin altında kalmış!
Teoman Papila’nın bacakları ezilmiş, kırılmış!
6 Aralık Cumartesi gecesi Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne getirilen Teoman Papila hemen ameliyata alınmış!
8 Aralık Pazartesi sabahı bir ameliyat daha!
Dans pistlerinden inmeyen Teoman Papila, bir süre hastanede istirahat edecek!
Sonra bir/iki ameliyat daha olacak!
Gecenin o saatinde Bakacakkadı’da kömür deposunda ne işi var Teoman Papila’nın?
Hırs bazen aklın önüne geçiyor!
Gündüzler çuvala mı girdi Teoman Papila?
Senin o saatlerde Doktorlar Lokali’nde pistte olman gerekmiyor muydu?

Geceleri zehir oldu!

Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem, eşi Hande, Oğlu Emirhan ile devletin makam aracı ile Ankara’da Melek Mosso konserine gittiler ya!
Bazıları durumu o kadar normalleştiriyor ki!
Sanki Tahsin Erdem, şahsi aracına yakıt koydu, aldı eşini ve oğlunu Ankara’ya gitti!
Biz de kendisine haksızlık yapıyoruz!
Ama öyle değil!
Devletin aracını kullan, yakıtını harca, şoförüne mesai ver!
Kurultay bahanesi ile Ankara’ya git!
Oradan konsere kaç!
Tahsin Erdem diyor ki, “Kurultay saatinde konsere gitmedik ki. Kurultay devam ediyor olsaydı konsere gitmezdik. O zaman eleştirseler neyse.” diyor!
Sanki Kurultay resmi görev!
Sanki devletin resmi aracı ile Kurultay’a gitmek serbestmiş gibi!
Utanma da yok!
Ama şaka bir yana!
Başkanın eşi Hande Erdem çok güzel eğleniyordu!
Oğlu Emirhan biraları yudumluyordu!
Başkan rakıyı götürüyordu!
Pusula’da haber çıkınca gece zehir oldu!
Yengenin ritmi bozuldu!
Biranın tadı kaçtı!
Mekan anason koktu!
20 dakikada Jolly Joker’i terk ettiler!
“Pusula eskisi kadar etkili değil” diyen müptezellere ithaf olunur!

Kıssadan Hisse: Aslanı öldürme!

Kahveden gelen güzel kokulara dayanamayan Fakir Baykurt annesine “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturur. Annesi evladının bu isteğini geri çeviremez.
Oğlunun elinden tutup kahvehanenin yolunu tutar... Kahveci Topal Hüseyin’i yanına çağırıp “Bir bardak çay getir benim oğlana” der.
Çay geldikten sonra o anki heyecan ile çayın nasıl içileceğini bilemeyen Fakir Baykurt sıcak çaydan büyük bir yudum aldıktan sonra ağzı yanınca bardağı birden yere fırlatır.
Çay bardağı toprağa düştüğü için kırılmasa da Fakir Baykurt annesinin ona kızacağını düşünür. Fakat öyle olmaz. Annesi Topal Hüseyin’i çağırıp bir çay daha getirmesini ister.
Baykurt, ikinci çayı bu kez üfleyerek içer. Yıllarca annesine o gün niye kendisine kızmadığını sorsa da annesi bu soruyu hep cevapsız bırakır…
Fakir Baykurt’un annesi bu sorunun cevabını yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Annesi Elif Baykurt’un dersine girdiği o günü ise şu sözlerle anlatır Fakir Baykurt:
Sınıfta estim, gürledim! Ders bitince dışarıda anneme sordum: Anacığım beğendin mi öğretmenliği mi?”
Annem ise “Eh, işte fena değil” der. “Müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?” diye sorar.
Fakir Baykurt’un annesi ise herkese ders olması gereken şu sözleri söyler: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi.
Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap, sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme.”

Deliye bak!

Oğlu uyuşturucu kullanmaktan tutuklanmış birisi, “Şehirde bir huzur var, bereket var” diye paylaşım yapmış!
Huzur var, çünkü oğlun yok!
Bereket var, çünkü şehirde uyuşturucu kullananların sayısı bir kişi eksildi!
Psikoloji der ki!
Bugünün lafını bugün sokmazsan, üç ay sonra terapide “hocam içimde kalmış” diye anlatırsın.
O yüzden sıcağı sıcağına yazalım!
Soğuyunca maliyeti artıyor!