Kente
dair o kadar çok şey var ki, söylenebilecek.



Bugün
değil sadece bu.



Geçmişten
beri öyleydi.



Bugünlük
siyaseti bir tarafa bırakalım, anılara gidelim, bir kitap arayalım istedik.



Tahir
Karauğuz, Zonguldak’ın sadece ilk gazetecisi değil, pek çok ilki başlatan
isimdi.



Oğlu
Doğu Karaoğuz çok önemli şeyler yazıyor.



Kentin
tarihine, dokusuna ve duygusuna dokunuyor.



Kendisini
kutluyor, kent adına teşekkür ediyoruz.



Son
kitabı; “Karaelmas’ın İlk Madencileri”



Kahramanlar
gerçek.



Anılar,
roman diline bürünmüş.



Gündemin
bunaltıcı ortamından biraz olsun uzaklaşalım, mazinin ruhuna inelim istedik.



Ama
pek inemedik.



Döndük
dolaştık, bu güne geldik!





KOZLU´DA İLK
GREV GİRİŞİMİ…



“Zaman
geçiyordu... Usta bir madenci olan Ahmet Ali, zamanla madenciliğin tüm
inceliklerini bir bir Edhem´e öğretti.



Diğer taraftan,
ocağın içinde tavanı tutmak üzere bağlanan direk­lerin zaman zaman pek de iyi
tutmadıklarını görüyor, bu işi kökünden çözümlemek için kafa yoruyordu.



Çeşitli
denemeler yaptı, direklerde farklı yerlerde değişik çentikler açarak
birbirinden farklı bağlama yöntemleri denedi. Bu iş epey zama­nını aldı, ama
sonunda aradığını buldu.



Direklerin daha
kısa sürede ve daha güvenli olarak bağlanabilmesi için, madenciler arasında ‘Ahmet Ali Bağı’ veya ‘Ahmet Ali Çentiği’ adıyla yıllarca
anılacak olan yepyeni bir bağlama tekniği icat etti.



İngiliz
şirketinin yetkilileri, mühendisleri, Zonguldak havzasının madencilik
literatüründe hâlen yer alan bu yeni uygulamayı yerinde incelediler. Gerçekten
değişik bir yöntemle açılan çentiklerle direklerin daha çabuk ve daha güvenli
olarak bağlandığı görüldü.





Bu yeni yöntem,
kısa sürede şirketin diğer ocaklarında da uygulan­maya başlandı. Hatta,
yakınlarında yeni bir ocak açan ‘Todoris’
adındaki bir Rum madenci, Ahmet Ali´yi bir gün kendi ocağına getirtmiş ve
bu bağlama yönteminin nasıl yapıldığını ondan öğrenmişlerdi.



Bir taraftan,
artık Türkçeyi oldukça iyi bir şekilde konuşmakta olan Ahmet Ali, çatpat
bildiği Hırvatçasının yanına bir de Rumcayı eklemeye çalışmış, diğer taraftan
kendi başına icat ettiği yeni bağlama yöntemiyle çevresinde oldukça ün
kazanmıştı.



Ustasının bu
durumu, Edhem´in de göğsünü kabartıyor, onunla gurur duyuyordu. Amcaoğlunu her
zaman kendine örnek almış, sözün­den hiç dışarı çıkmamış ve onun
öğrettikleriyle yavaş yavaş o da usta bir madenci olarak yetişmeye
başlamıştı...





Ancak, ocakta
zaman zaman bazı tatsız olaylar yine de oluyordu.



Son iki yılda
amelenin maaşlarına hiç zam yapılmadığı gibi, son aylar­da maaş ödemeleri de
bir hayli gecikmişti.



İşleri yöneten
Yorgo´nun, ame­lelerin haklarını yediği, bazı paraları üstüne geçirdiği
söylenip duruyordu. Ameleler, uzun tartışmalardan sonra, bir gün bir araya
geldiler. Yorgo´nun karşısına çıktılar. Başlarında, bu haksızlığı hazmedemeyen Ahmet
Ali Çavuş vardı.





Yorgo, o sırada,
idare binası denilen ahşap bir kulübenin yan ta­rafında, Ocak Başçavuşu Niko
ile oturmuş, tavla oynuyordu. Vardiya çıkışından sonra bir grup amelenin
kendilerinden tarafa geldiğini gör­düler. Gelenlerin kapkara suratlarındaki
ifade, haksızlığa karşı direnen­lerin kararlılığını gösteriyordu.



Yorgo ayağa
kalkarken;



‘Noidi Ahmet Ali Cavis, bir sey mi oidi?´ diye sordu.



Ahmet Ali, yarı
Rumca, yarı Boşnakça:



‘Yeter artık Yorgo Efendi, yeter’ diye sesini yükseltti, ‘İki aydır ‘bu­gün-yarın’ deyip para ödemiyonuz. N´olacak bu işin sonu?
Bizi aç, sefil mi bırakacanız? Millet isyanda, siz burda tavla oynuyonuz. Bu
mudur insan­lığınız?´
dedi.



Arkasındakiler,
o sırada bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Başçavuş Niko da ayağa kalkmış,
gelenleri durdurmaya çalışıyordu.



Ancak, bıçak
kemiğe dayanmıştı.



Sakin biri
olarak bilinen Ahmet Ali´nin o sakin hali gitmiş, yerine öfkeli, kızgın bir
adam gelmişti.



‘Paramızı, hakkımızı istiyoz Yorgo Efendi!´ dedi, ‘Yarın
akşam var­diya çıkısına kadar, hesap-kitap bize ödeme yapın; yoksa işi
bırakıcaz, haberin olsun!’





Yorgo;



‘Durin bakalim. Nedir bu haliniz? Merak etmeyiniz,
bakariz, bakariz’
diyerek
söylendi.



Ama yüzünün halinden
bu işten hiç de hoşlanmadığı belliydi.



Çünkü şirkette
işler hiç de iyi gitmiyordu.



Kırım Savaşı sırasında,
Fransız ve İngiliz gemilerinin kömür ihti­yacını karşılamak üzere başlarına bir
Fransız Bahriye Albayı getirilmiş, bu adamın emirleriyle, Kozlu´daki ocakların
yüzeye yakın damarların­daki kömür nerdeyse kurutulmuş, böylece üretim son
yıllarda iyice azalmıştı.



Daha fazla
üretim için daha alt seviyelere inmek gerekiyordu.



Bu da daha fazla
para demekti.



Bu para da
işçinin sırtından çıkartılmaktay­dı, çıkartılacaktı, senaryo buydu.



Bir de hakkında
çıkarılan dedikodular...



Çok zor günler
geçiriyor­du Yorgo Efendi.





O akşam, Ahmet
Ali, Yorgo ve Niko bir masa başına oturdular.



Uzun
tartışmalardan sonra, Yorgo, ödenmeyen maaşların şimdilik yarı­sını ödemeye
razı oldu.



Üstü de gelecek
ay ödenecekti.



Bir adım
atılmıştı.



Ahmet Ali ve
diğerlerinin kararlılığını gören Yorgo, biraz olsun hizaya gelmişti. Yaptıkları
hareket, belki de Kozlu ocaklarında o güne kadar görülen ilk grev başlangıcı
idi.



Kararlıydılar,
haklıydılar ve işte haklarını azar azar da olsa almaya başlayacaklardı.



Ancak, ertesi
sabah, Yorgo´nun bir kaç zaptiyeyi ocağın girişine ve idare binasına getirdiği
görüldü. Anlaşılan, ‘kavga, gürültü
çıkmasın’
diye, Osmanlı´da o yıllarda kolluk kuvveti olarak görev yapan
Zaptiye İdaresine başvurmuştu Yorgo Efendi.





Ocağa girişte
bir tatsızlık olmadı; bakalım çıkışta ne olacaktı?



Yor­go sözünde
duracak mıydı?



Ahmet Ali´nin grubu
büyük bir gerilim içinde ocağa girdi.



Aynı huzursuzluk,
diğer postalarda da görülmeye başlamıştı.



Çok kişi, ‘Bu adam zaptiyeleri üstümüze salacak,
paramızı vermeyecek’
diyor, tartış­malar oluyordu. Akşama kadar bu böyle
sürdü; doğru dürüst iş göre­mez olmuşlardı.



Akşamüstü,
vardiya çıkışından sonra, Yorgo, çıkanları idare bina­sının önünde topladı.
Yanına Niko´yu almıştı; bir manga zaptiye ise arkasında hazır bekliyordu.



‘Arkadaşlar!’
diye seslendi: ‘Çok isterdim, ama
elimizde yeteri ka­dar para yoktir.



Simdi, alacaklarinizin ancak üçte birini verezeğim.



Yoksa, bir kisminizi işten cikarmam gerekezektir;
bunu siz de istemezsiniz.’





Bu sözler, amele
arasında kargaşaya sebep oldu.



Ahmet Ali öne
çıkarak;



‘Bu mudur verdiğin söz Yorgo Efendi?’ diye bağırdı.



İtişip
kakışmalar oluyordu.



O sırada,
zaptiye çavuşunun, askere, ‘Süngü tak!’
diye sert bir sesle komut verdiği duyuldu.



Bu ses etkisini
gösterdi; kalabalıkta biraz durulma oldu.





O sırada,
zaptiyeler işçilerle Yorgo´nun arasına girmiş, ileri çıkan­ları geriye
iteklemiş, saldırmak için emir bekliyorlardı. Çok kritik bir andı yaşadıkları.



Yorgo, Ahmet
Ali´nin aklı başında biri olduğunu biliyordu.



O anda, birden
onu yanına çekerek, kulağına;



‘Ahmet Ali Cavis, ne yap yap adamlarini teskin et,
sonra çok kötü şeyler olazaktir, bak görorsun.



Merak etme, paranizi mutlaka akızaksiniz’ dedi.



Ahmet Ali şöyle
bir düşündü… Aslında yapacak fazla bir şeyleri kal­mamıştı. Silahlı adamlara
karşı, taşla, sopayla bu iş çözümlenemezdi. Makul olmak lazımdı.



‘Gardaşlarım! Sakin olalım, yoksa kan dökülecek.



Yorgo Efendi bana şimdi söz verdi, paranızı muhakkak
ödeyecek, merak etmeyin!’
dedi.





Ameleler, Ahmet
Ali´ye inanırlardı; zaten başka çareleri de kalmamıştı. Bu sözler üzerine,
ileri geri konuşarak dağılmaya başladılar.



Ancak,
üzerlerine çökmüş olan huzursuzluk bulutu pek dağılacak gibi gözükmüyordu.



O akşam, Yorgo
ve diğer ocak çavuşları birlikte oturdular. Bu iş böyle gidemezdi. ‘Ameleyi zorla ocağa soksak bile bu kafayla
çalıştıramayız, işi ağırlaştırırlar’
diyorlardı.



Ahmet Ali;



‘Yorgo Efendi, bu böyle gitmez. Kalan paranın
yarısını da haftaya verelim sözü ver. Ben onlara anlatırım, bana inanırlar.
Hatta bu sözü verirsen, daha da iyi çalışırlar. Ama bir daha sözünden dönme,
anlaşıldı mı?’
dedi.





Bu sözleri, ‘Tamam çavisim. Bu sefer sözümde durazağim,
hiç merak etme’
diyerek cevaplayan Yorgo´nun zaten bunun dışında başka çaresi
kalmamıştı.



Yoksa, Kozlu
ocağında o günlerin ilk grevi ya patlamış, ya da pat­lamak üzereydi.



Gerçekten, iki
hafta sonra, Yorgo, nerden bulduysa buldu, borçla­rının büyük bir kısmını
ödedi.



Bu olay,
amelenin, hakkını arama yönünde yaptığı ilk başkaldırı idi.



Başarıya
ulaşılmıştı.



Ama içlerindeki
huzursuzluk geçmemişti; gelecek için patronlarına hiç güven duymuyorlardı
artık...”