Yaklaşık iki buçuk aydan bu yana -arada iki kez bir-iki günlüğüne geldim- kent dışındayım.


Kötü bir şey yok, ama zorunlu bir ayrılık.


Yazılarımı da oradan yazıyorum.


Bu dönem benim için oldukça üzücü oldu.


Sanki Azrail yokluğumdan istifade birçok dostumu elimden aldı.


Böylesine suçluluk benzeri bir duyguya da kapılmıyor değilim.



En son Yaşar Avcı, Hakka yürüdü.


Benim için dayanılmaz bir acı, yürek ağrısı oldu.


Çünkü Yaşar, benim için sıradan bir tanıdık değil,


Bir şeyleri paylaştığım yoldaşımdı, dostumdu.


Örneğin, yıllar öncesi bir kefalet nedeniyle sıkıntıya girdik.


Mafya bozuntuları, tefecisi, tahsilatçısı, hasılı iti-köpeği üstümüze geldi.


Elimdeki kalemi bırakıp başka şeyler taşımak, kullanmak zorunda kaldım.


Çok sayıda dost-arkadaş yanımızda oldu.


Ama Ömer ve Yaşar olmasaydı, bugün kesinlikle başka bir yerde olacağımı biliyorum.


Bu yiğit ve yürekli dostumu unutmam mümkün değil.



Yaşar, bizim kuşağın tipik bir temsilcisiydi.


Neredeyse kuşağın tüm özelliklerini taşıyordu.


Bizim kuşağın, varoş olmasa da, kenar mahallelerinde doğup-büyüyenlerinin yani…


Biz gözümüzü açtığımızda, etrafımızda ağır abilerin yer aldığı “alem” vardı.


Eksik-fazla, ama bizden öncekilerden daha iyi eğitim gördük.


Gençliğimiz başlarken, dünyada ve ülkede politik rüzgarların hızı arttı.


İdeolojiler öne çıkmaya başladı.


Ülke kültür alanında “Rönesans”, sosyal alanda “uyanış” yaşıyordu.


Yani bir yanda “alem” varlığını sürdürürken, “kalem” de hakimiyetini arttırıyordu.


Bizim kuşak da “kalem”in tarafında yer aldı, ama “alem”in üzerimizdeki etkisini de tam olarak silemedik.


Yani, siyasette de, günlük yaşamımızda da; ince numaralar, tezgahlar, kumpaslar, ketenpereler kafamıza yatmadı.


Puşt olamadık, belden aşağı vuramadık.


Kapının önünde de, arkasında da aynısını konuştuk.


Elimizde balta, hep doğrudan yana yonttuk.


Laga luga yapmadık.


Kendimizi saklamadık.


Kestirmeden fikrimizi söyledik.


Biraz değil, epeyce agresif olduk.


Bu yüzden de iyi küfrederdik.


Bozulmadan, karşımızdakini de bozmadan iyi içerdik.


“Delikanlı” görünüp “balya” yere atıldığında da “rüku” vaziyeti alanlardan da olmadık.


Kendi çıkarımız için değil, ilkelerimiz için politika yaptık.



Peki, ne oldu?


Ne olacak?


Kaybettik.


Ne ikisi, çok yüzlüler…


Madrabazlar…


Partisine ihanet edenler…


Liboşlar, zübükler…


Adam satanlar…


Paraya tapanlar…


Makam için şişeyi kırdıranlar…


Kestaneyi çizdirenler kazandı.


Siyaset de, onlara ve üçüncü sınıf figüranlara kaldı.



Yaşar’la Zonguldak’a gelişlerimin birinde evinde görüştük.


Bu görüşmede bile bu politik yenilgimiz ana konu oldu.


Yenilgimizi hazmedemiyordu.


Bana da biraz sitem etti:


“Ben İlçe Başkanı olarak atandığımda, sen de İl Başkanlığını kabul etseydin, bu gün farklı şeyler olurdu.”


Ama ona diyemedim:


“Yok, Yaşar´ım, bir şey değişmezdi. Bu politika evreninde eğilmesini ve dönmesini beceremeyenler, hep kaybetmeye mahkum olacak. Aynen bizim gibi. Çünkü biz terbiyeyi pezolardan, mamalardan almadık. ‘Alemin Abileri’ de bize ‘dönmeyi’ öğretmediler.”



Rahat uyu kardeşim.


Aslında sen kazandın.


Adam gibi bir adam olmayı becerdin.


İnan…


Bu herkesin harcı değil, bilesin…


Şimdilik hoşça kal!


Sıram geldiğinde görüşeceğiz.



Bu tavanın tüm balıklarına esenlikler dilerim…






Soldan Sağa: Ahmet Başçı, Ali Kaya, Haydar Baş, Namık Aşcı, Erol Galatalı, Turan Demirtaş, Yaşar Avcı.