Zonguldak denilince ilk akla ne gelir?

Verilen cevaplar; Kıvırcık, maden kömürü, maden ocakları, maden işçisi, emek, grizu, büyük yürüyüş, merdiven, bayır, çukur ve yağmur oluyor…

Şehrin kendine özgü değerleri ve sözleri de var, bazılarını hatırlatırsak…

-- Ağustosta ekilen darıdan, Kocasından sonra kalkan

karıdan, Oğul vermeyen arıdan, Haram kazanılan paradan, Hayır gelmez.

-- İhtiyarlar sıra sıra, gençler ara sura ölür.

-- Görene gün çok, yürüyene yol çok.

-- İyi oğul katar yer, kötü oğul satar yer.

-- Her şeyi söylesen dostun olmaz; söylemesen karnın almaz.

-- Dağa giden baltasını, suya giden heltesini yükler.

-- Koca kuş, akranınla uç.

Atasözleri ve güzel sözlerden ayrı yaşanmışlardan çıkan, ağzımıza sakız olmuş deyimlerimiz var… Şehrimizden çıkıp Türkiye geneline sıçrayanları da var...

Bazılarını kaleme almaya çalıştım…

Zonguldak’ta yaşamın içinden çıkmış deyimlere ilave edeceğiniz var ise yorumlar bölümünden paylaşınız…

YAĞCILARDA İNECEK VAR…

Yağcılık kelimesinin sözlükteki karşılığı üçe ayrılıyor.

1 - Yağ çıkarma veya satma işi.

2 - Makine yağlama işi.

3 - Argoda kullanılan dalkavukluk eylemiyle bağlantılı: "Tavlamak
için, tezgâhçılık için, yağcılık için”, kullanılır…

Zonguldak’a özgü olan “Yağcılarda inecek var” deyimi, 1. ve 3. maddenin birleşmesinden oluşmuş…

Sanayisinin gelişmeye ve büyümeye başladığı yıllarda, yurdun
bir çok yerinden göç alan Zonguldak’a her ilden olduğu gibi Antalya’nın Akseki beldesinden de bir gurup yurttaş iş kurmak veya çalışmak için Zonguldak’a yerleşmiştir. Çoğunluğu tüccar olan Aksekililerin bir bölümü 1. maddedeki “Yağ çıkarma ve satma işi” ile uğraştıkları için “yağcılar” lakabını almışlardır.

Zonguldak’ın tanınmış güçlü esnaflarından olan yağcılar, çalışkanlıkları, dürüstlükleri, titizlikleri ve tutumlulukları ile şehrin sevilen sakinlerindendir.

Gurbet diyarlardan göç edip yeni yaşam yerlerine gelen insanların duyduğu diğer önemli unsur da yardımlaşma ve birlik olma olgusu,
içgüdüsel olarak yerleşim seçimlerinde kamplaşmalara sebep olmuştur. Diğer bir örnek,Gümüşhane’den göçenler, Gümüşhane Mahallesinin temellerini attılarsa.

Aksekililerde yaptığı işle isimlenmiş “Yağcılar Mahallesini” mesken
edinmişlerdir. Hal böyle olunca 3. maddedeki argo anlamlı yağcılık kelimesi, Yağcılar Mahallesi dolmuş durağında inecek yolcuların “Yağcılarda inecek var” sözünden çağrıştırılarak deyim olarak hoş bir tebessümle şehrimizde kullanılmaktadır...

YAĞCILAR MAHALLESİ’NİN İSİM BABALARI…

1930’lu yıllar, yeni Türkiye sanayileşme dönemine girmiş, yurdun bir çok yerinde fabrikalar açılıyor. Sanayinin olduğu bölgeler istihdam olanakları sağlıyor ve yurt genelinde bu bölgelere göç başlıyor.

Zonguldak’taki Aksekililer; Malazgirt savaşından sonra Türkmenlerin yerleştiği, 1901 yılında Antalya Konya Eyaleti dahilinde bağımsız sancak ilan edilen, şimdi ise Antalya’ya bağlı “Akseki” ilçesinden göç eden bir gurup eski Zonguldak insanından bahsediyoruz…

Bugün, azınlık olarak Zonguldak’ta yaşayan torunları onların bıraktığı bayrağı taşımaya devam ediyorlar.

İki arkadaş, Yüksel ve Başçı ailelerinin ataları. Yanlarına aldıkları parfüm malzemesini satmak için İstanbul’dan Trabzon’a giden vapura
binip yeni pazar arayışı içindeler. Niyetleri Trabzon’da ürünlerini satmak.. O yıllarda Karadeniz sahilindeki tek ulaşım aracı denizyolu…

Vapurlar liman-liman durup yolcu ve eşya taşıyorlar. İlk durak Zonguldak, vapur yakıt ikmali için rıhtıma yanaşıp personel, yolculara 4 saat rötarlı kalkacaklarını bildiriyor. İki arkadaş bu durumu fırsat bilip çantalarında taşıdıkları malzemeyle birlikte karaya çıkıp, çarşıya iniyorlar, Yeni Çarşı’nın farklı noktalarında tezgah açıp kısa sürelide olsa sergiliyorlar…

Vapurun kalkış saatine yakın, buluşma noktasına geldiklerinde her ikisinin de ürünlerinin kapış-kapış satılmış olmasının verdiği heyecan, başladıkları seyahatin ilk ve son durağını Zonguldak yapıyor…

İki yabancının yeni yaşam yeri Zonguldak… Parfümeri malzemesi yan sanayisi olan yağ ve katkı maddelerinin toptan ve perakende satışını seçtikleri yeni adresleri... Önce seyyar satıcı olarak pazarlarda dolaşıp sermayeyi güçlendiriyorlar, kazandıkça mülk sahibi olup Zonguldak’ın ilk tüccarları arasındaki yerlerini alıyorlar.

Şehre ilk ayak bastıkları yıllarda ikamet adresi olarak seçtikleri yer şimdi aynı isimle anılan “Yağcılar Mahallesi”nin de isim babası onlar
olmuştur…


DÜZDE İNDİR – RAMPADA İNDİR – VİRAJDA İNDİR…

Hemen-hemen her mahallesi yokuşlu ve virajlı, ara sokakları merdiven olan Zonguldak’ta (merdivenli şehir), hangi vasıtayla yolculuk ederseniz edin, hangi durakta inerseniz inin, ineceğiniz durak adı ne olursa olsun, şoföre “düzde indir” , “virajda indir” ve ya “rampada indir” cümlesi kullanılan şehirdir Zonguldak…

ÇAYDAMARIN BORUSU…

1940’li yıllar Zonguldak’ın yükseliş devrinin başladığı yıllar. Her yerde bir fabrika, tesis ve işletmenin olduğu tıkır-tıkır çalıştığı yıllar. 24 saat üretim, 3 vardiya işçi çalışıyor. Üretim sahası çok geniş ve kopuk. Çalışanlara vardiya araları, tesislerde kurulmuş yüksek güçlü düdüklerle haber verilip değişim sağlanıyor. Bu düdükler Zonguldak’ında saati… Kimi tazyikli hava, kimisi de buharla çalışan yüksek genlikli kornalar. Sivil savunma sirenleri kadar güçlü. Çalmaya başlayınca Zonguldak’ın her yerinden duymak mümkün. Lakin Çaydamar kuyu başında olan nedense çok ünlü olmuş. Meşhur
“Çaydamar’ın Borusu”… Sanırım yerleşim yeri ortasında ve etrafındaki yamaçların birbirine yakın olması ve ses gücünün rahatsız edici boyutlarda olmasından kaynaklanan kötü bir ünü var… Ne zaman birisi çok konuşsa, yüksek sesle bağırsa “Çaydamar’ın borusu gibi” yakıştırmasını alıyor…

GİT KENDİİNİ BALKAYASINDAN AŞAĞIYA AT…

1930’lu yıllarda fasulye sırığı toplamak için bölgeye giden bir gurup insanın, kayaların üzerinde yaban arılarının oluşturduğu bal peteklerinin, sıcaktan eriyerek kayalar üzerinden aktığını gözlemlemiş olmaları bölgenin adının ‘Balkayası’ olarak telafuz edilmesine sebep olmuştur. O yıllardan sonra bölge 'Balkaya' adını almıştır.

Balkayası’nın denize dik yamaç ve gözden uzak bir noktada olması nedeniyle zaman-zaman intihar olaylarına teşebbüs edilen yer seçilmiş
olması, kent kültürüne, sadece Zonguldak’a mahsus;
''Git kendini Balkayası'ndan aşağıya at'' deyimini yerleştirmiştir.

Kolay bir işi beceremeyenlere söylenen bir hitap şekli olup aynı şekilde kişi kendisi becerebileceği kolay bir iş için de; ’....... kendimi Balkayası'ndan aşağıya atarım’ deyimini kullanmaktadır…

GACA BAYIRI…

1930 ortalarında, Zonguldak’ı Türkiye’ye bağlayan stabilize ilk karayolu “Gaca” köyü üzerinden bağlantılı Zonguldak-Ankara karayoludur… Bu yol uzun bir dönem Ankara ve İstanbul istikametine giden vasıtaların aşmak zorunda kaldığı güzergah olmuştur… Dar, dağlık, dik ve virajlı zor geçitlerin olduğu “Gaca” geçişi, şoför ve yolcuların kabusu olmuştur. Merdiven ve bayır şehri Zonguldak’ta ne zaman dik bir bayır aşılmak istense, geçmişte yaşanılan zorluk akla gelir ve bu zorluk “Gaca bayırı gibi” deyimiyle anılır…



ASMA’DA OSMAN…

Zonguldak'ın geçmişinde önemli bir yeri olan "Tarı Vapuru...

1950'li yıllara kadar Karadeniz’de yolcu taşımacılığı yapan
ve bir çok acı-tatlı hatıralar yaşanan 'Tarı Vapuru'nda yaşanmış hoş bir
hikaye...

Geçmişte, cumhuriyet öncesi ve cumhuriyetin ilk
yıllarına
kadar Zonguldak'a ulaşım neredeyse sadece denizyolu ile yapılırmış.

Ankara-Irmak-Zonguldak demiryolu ve ilkel karayolları yapılana kadar bu böyle sürmüş gitmiş...

O yıllarda bütün Karadeniz'in ve İstanbul'un Zonguldak yolculukları bu gemilerle yapılmış. Sadece buralar mı; doğu vilayetlerinden Zonguldak'a gelenler de bu gemilere binmek için 15 gün karadan yaya olarak bu limanlara yürürlermiş.

İşte o günlerde yolcu ve eşya taşımacılığı yapan Tarı
vapurunda yaşanmış hoş bir
anı...

O yıllarda ulaşım gibi haberleşme de zor. Telefon yok.

Telgraf da herkesin istediği uzunlukta kullanacağı kadar ucuz değil herhalde...

Trabzon'dan Zonguldak'a bir telgraf gelir bir gün:

"Tari yoladur, Fadime oradur,

Asma'da Osman, alasın oni..."

Derler ki, bu telgraf o günün koşullarında Asma'da çalışan Osman'a ulaşmış. Osman da Tarı Vapuru'yla gelen Fadime'sini karşılayıp helaline kavuşmuş… “Asma’da Osman” da, kara balta usülu adres arayanların ağzında deyim olmuş…

EMEĞİN BAŞKENTİ ZONGULDAK - YÜZ KARASI DEĞİL, KÖMÜR KARASI…

1946 yılında şair Orhan Veli Kanık’ın Zonguldak ziyaretinde kaleme aldığı şiirinden bir dize… “Yüz karası değil, kömür karası”… Kahraman maden işçilerimiz için şairin gözleminden çıkmış anlam yüklü bir sözcük… İşçi, madenci ve emek kelimesi nerede geçerse geçsin akla ilk gelen yer Zonguldak ve maden işçileridir… Zonguldak insanı için yapılan bu yakıştırma bedel ödenmiş bir hak edişin eseridir…

Zonguldak’ı ve madenlerini şimdiki durumuna getirenler için

“Kömür karası değil. Yüz karası” olacağını Orhan Veli nerden bilebilirdi!!!


TABAKHANEYE B..K YETİŞTİRMEK…

Ünü Zonguldak sınırlarını aşıp, Türkiye’ye yayılmış, acele yapılmak istenen işlerde eleştri olarak kullanılan, 'Tabakhaneye B..k Yetiştirmek' deyiminin Safranbolu'dan çıktığını biliyormusunuz?...

Osmanlı döneminde deri tekeli Safranbolu'daydı.

Tabaklanmayan deriyi satanlardan, o dönemin tüccarları alış veriş yapmazlardı.

O dönem çok para kazanan Safranbolu'lu iş adamları köşkler, konaklar ve 99
odalı evler yaptırmış, bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir.

Safranbolu'da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği "sama" safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, "sama" işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa-koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek b..kunda bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış,
gözenekleri açık, ince, homojen, yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.

Bugün bu tür dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yani kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş. "Tabakhaneye b..k yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak belki de içinde b..k kelimesi geçtiğinden günümüze kadar gelebilmiş.

Safranbolu'da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına; "Dabbak mısın; it b..kuna muhtaçsın" denirmiş...


ZONGULDAK’TA YAŞAMAK…

(Bu bölüm B.E.Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda Araştırma Görevlisi Caner Yaman’nın OT Dergisi yazısından alıntıdır)

En yeşilin ve en mavinin arasında, en siyahın tam üstünde emeğin başkentinde yaşamaktır.

Burnunda deniz kokusuyla dolaşmak, deniz olmayan şehirlere burun kıvırmaktır.

Şehir merkezindeki tek cadde olan Gazipaşa’da bilmem kaç tur atarak vakit öldürmek sonrada caddeyi Mecburiyet Caddesi diyerek küçümsemektir.

Sahil cafe de boş masa kovalamak, bulunca denize karşı tavla çoynamak, çay simit yapmak, boş boş oturmak, boş boş konuşmaktır. Saatleri ille de orada, denizin koynunda geçirmektir.

Yine sahil cafe de otururken çıkmayacağını bile bile aldığın kazı kazanları satan piyangocu Ali Dayı’nın ölümüne içerlemek, artık bir
başkasından kazı kazan almaya gönlünün elvermemesidir.

Liman arkasında atılan voltalardır. Çekirdek çitleyip, balık tutanları izlerken ani bir refleksle ‘Aha çekti vallaha’ demektir. Şehri bir
uçtan bir uca izleyip, güneşi orada batırmaktır.

Fener’de denize dik uzanan soğuk ve sinirli kayalıklar üzerinde sırıkla balık tutmak, tutmayınca köfte ekmek yiyip, çay içmektir.

Amatör küme maçlarını izlemektir. Sonrada yolun iki tarafı boyunca uzanan çınar ağaçları arasında, yüzünde yaprakları kırdığı ışık, asfalta vuran gölgelerle yürüyüp gitmektir.

İkinci makasın bir makastan daha fazlası olduğunu bilmektir.

Şehrin orta yerinden geçen tren rayları üzerinde ağır ağır ilerleyen vagonlara bakıp ömrümüzden ağır ağır geçip gidenleri anmaktır. Şehrin içinde mevsimine göre sessizce, kendi halinde ya da coşkuyla akıp gözümüzün önünde denize kavuşan dereye bakıp, kavuşmaların bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanmaktır.

‘Kazma’ , ‘amele’ gibi kelimelerin argo anlam çağrıştırmadığı bir şehirde yaşamaktır.

Bitmek tükenmek bilmeyen dik merdivenleri şiirdeki gibi ağır ağır çıkmaktır. Şiirin aksine, burada bahsi geçen merdivenlerin ta kendisidir ve onları hızlı hızlı çıkmak her yiğidin harcı değildir

Adana Kebap, Kol Böreği, Kır Pidesi gibi yiyecekleri çok özel olduğunu düşündüğün ama aslında sulandırılmış salçadan ibaret olan bir sosla yemek, başka şehirlerde buna şaşıranlara efelenip, ‘Sen ne anlarsın’ demektir.

Rakı- Balığı lokantalarda değil çekeklerde yapmaktır. ‘Çekek ne?’ diye soranlara uzaylı muamelesi yapmaktır.

Şehrin neredeyse asırlık fotoğraflarına bakıp, neresi neresidir tereddütsüz bilmektir. Yıkılmış, yenilenmiş binaların istisnasız hepsini eski isimleriyle anmaktır.

Şehirden yetişmiş siyasetçi ya da bürokratlarla değil şairlerle övünmektir. Muzaffer Tayyip Uslu’yu, Rüştü Onur’u bahsedildikleri filmlerden de önce ezbere bilmektir.

Emekli bir maden işçisiyle sohbet ederken, Zonguldaklı olmamasına rağmen maden işçileri tarafından Zonguldaklı ilan edilen, işçi babası Karaoğlan ile ilgili en az bir hikaye dinlemiş olmaktır.

Büyük madenci yürüyüşünü, grizu patlamalarını, yerin yüzlerce metre altında ömürlerini tüketenleri unutmamaktır, unutamamaktır.

Okula giderken, işe giderken, işsiz gezerken, ellerinde sefer tasları, kapkara yüzleri ve tulumlarıyla vardiyası henüz bitmiş, biran önce kendini yatağa bırakmak için evlerine gitmekte olan işçilerle yan yana

yürümektir. Yüzdeki karanın yeryüzünü aydınlattığını birinci elden bilmektir.

Madenci Anıtlarının önünden başı önde, saygıyla geçmektir. Başın önünde olması bozuk yollarda tökezlemeden yürüyebilmeniz içinde önemlidir.

Zonguldaklı olmayanların işlevini anlamakta güçlük çektiği,

şehir merkezindeki 3 kulenin bir zamanlar ne işe yaradığını bilmektir.

Zonguldakspor’dan asla umudu kesmemek, onu asla yalnız bırakmamaktır. Amatör kümeye kadar düşse de, şampiyonlukları ısrarla son dakikalarda kaybetse de, şehir stadını on binlerle doldurmak, geçmişteki güzel günleri, bir gün geleceğine inanmaktır.

Zonguldak’ta yaşamak her sabah kömür kokusuna uyanmak, hava
kirliliğinden durmaksızın şikayet etmek ve yine de şehre toz konduramamak, ondan vazgeçememektir.

"ALİ YASAK” NAMIDEĞER PİYANGOCU ALİ DAYI…

1927’de Giresun Espiye’de doğdu, çocukluğu ve
gençliği Espiye’de geçti. 1950’de Zonguldak’a göç etti ve bir sene sonra EKİ
liman fırın atölyesine iş başı yaptı. Zonguldak’ta geçirdiği 3. senesinden
sonra ailesini de yanına alarak yaşamını bugüne kadar Zonguldak’ta sürdürmeye
devam etti. 1983’de emekli oldu ve piyangoculuk serüveni bundan sonra başladı, piyango seyyar bayi Ali Dayı olarak Zonguldak’ta
tanınmış kişiler arasına girmeyi başardı


Ağzından hiç eksilmeyen sigarası, caddelerdeki
sakin yürüyüşü, açık ve kapalı alanlardaki günlük bilet satışı performansı ile
her Zonguldaklının yakından tanıdığı bir simge haline geldi. Piyango seyyar
bayiliği süresince bir çok müşterisine ikramiye kazandırmayı da başardı. 1989’da
seyyar bayi Ali Dayı’nın sattığı tam bilete en büyük ikramiye isabet etmiş bu
olaydan sonra piyangoculuk kariyeri daha da artmıştır.


Evli 4 çocuk ve 4 torun sahibi Ali Dayı 88
yaşındayken 4 Ekim 2015 tarihinde aramızdan ebediyete göç etti.
Cenazesi memleketi olan Giresun’da defnedildi… O da diğer değerler gibi kent
kültürünün tozlu raflarındaki yerini aldı…

Yardımcı kaynaklar…

Zonguldak Nostalji

zonguldaknostalji.com

Caner Yaman (BEÜ)

Hüseyin Öztürk