Yerel seçim gündemi giderek ısınıyor.

Partiler; Belediye Başkanı, Belediye Meclis üyeleri ve İl Genel Meclisi üyeleri konusunda adaylarını belirleme çabasında.

Bu konuda siyasi partilere başvurular yapılıyor.

Partiler, bu başvuruların dışında işlerine yarayacak, seçimde oy getirecek kişilere teklif götürüyor.

İşin bu noktasında, partilere bir önerim var…

Belediye ve İl Genel Meclisi adaylarını saptarken “salaklar (!) kontenjanı” ayırsınlar. Ve bu kontenjandan yararlanacak “salaklar”ın seçilmelerini sağlasınlar.

[*] [*] [*]

“Bu salak(!) işi de nerden çıktı?” diyeceksiniz.

Önce size kendi yaşamımdan bir anı anlatayım…

1977 yılıydı.

Yani toplumun demokratik ve sosyal yapısını alt-üst eden 12 Eylül 1980 darbesi yapılmamıştı henüz.

Erzurum’da yedek subay olarak askerlik yapıyorum.

Tabur Muhasipliğini yürüten asteğmen terhis oldu. İktisatçı olmam nedeniyle yeni muhasip olarak görevlendirildim. Giden Tabur Muhasibi için pek iyi şeyler söylenmiyordu. Görevi kabul etmek istemedim. Ama askerlik bu, komutan ne derse o oldu. Ancak, akçeli işleri pek sevmediğimden, paraya el sürmeyeceğimi söyledim. İtirazımı hoş gördüler. Askeri Gazino, Tabldot, Erat Kantini, Subay-Astsubay Kantini ve Tabur harcamalarından oluşan önemli bir para hareketi Tabur Mutemedi ve Satınalmacı iki astsubayda kaldı. Ben sadece bu işletmelerin amirliğini ve muhasebesini yapıyordum.

Bu arada, bir başka bölüğün komutanı olan bir yüzbaşı ile takıştık.

O ülkücülüğünü, ben de devrimciliğimi saklamadığımızdan, çatışma askerlik boyunca sürdü. Onun Nöbetçi Amirliği ile benim Nöbetçi Subaylığım çakışınca, adeta bana işkence ediyordu. Sayısız görev ve “tadat” denilen yoklamalarda hakarete varan tavırları canımdan bezdirirdi.

Neyse; askerliğimin bitimine bir ay kala, her ay tam çıkan kasa açık verdi.

Paraya el sürmesem de yasal sorumlu bendim.

Erzurum Kolordu Mahkemesi’ne durumu anlatan bir dilekçe yazıp emir-komuta gereği Tabur Komutanına verince ortalık karıştı.

Durumu görüşmek üzere Tabur Komutanı bir toplantı düzenledi. Elimde belgelerle beklerken, biri koluma girdi. Döndüm baktım; ülkücü yüzbaşıydı. Bana, “Bak asteğmenim. İçeri girince sakın geri adım atma. Bu konuda sonuna kadar yanındayım” dedi.

“Senden yardım isteyen yok. Nerden çıktı bu?” diye tepki gösterince, “Seni sevdiğimden değil, ama biliyorum ki komünistler para yemez! Parayı hangi puşt yediyse ortaya çıksın” dedi.

Şaşırdım. Sonra düşündüm. Bana göre de; ülkücüler de, akıncılar da para yemezdi.

Sonra 12 Eylül depremi oldu.

Toplum mühendisleri ülkeyi dönüşüme uğrattı.

Buna küreselleşmenin, kültür emperyalizminin etkileri de eklenince, toplumun değer yargıları değişti.

Bir kısım devrimciler, “devirici”, ülkücüler “götürücü”, akıncılar “salkımcı” oldular.

İdealist olmakta, olduğu gibi kalmakta direnenlere de “salak(!)” dediler.

Hatta, “Otuz yaşına kadar solcu olmayanın kalbi, bu yaştan sonra solcu kalanın aklı yok” biçiminde zırvalar ürettiler.

[*] [*] [*]

Bu nedenle partiler “salaklar(!) kontenjanı” açmayı unutmasın…

Politik çirkefe bulanmamış,

İdealist olmaktan caymamış,

Yaşı otuzu(!) aşmamış,

Genç, akıllı, bu kenti seven,

Mühendis, avukat, iktisatçı, mimar, doktor gibileri meclislere soksunlar…

Çünkü bu kentin vicdanı onlar olacak.

Vicdansızları da onlar durduracak.

[*] [*] [*]

Bu tavanın tüm balıklarına esenlikler dilerim.