Zonguldak geri kaldı.
Bunu artık inkâr eden yok.
Ama herkes suçu bir başkasına atıyor!
Kimi Ankara’yı suçluyor!
Kimi iktidarı!
Kimi muhalefeti!
Kimi de “kader” diyor!
Oysa mesele daha derinde.
Zonguldak yıllarca tek bir şeye yaslandı: Derindeki kömüre!
Kömür vardı, ekmek vardı.
Zonguldak insanını zorla madene sokup toprağı, tarımı unutturdular!
Kömüre bağımlı yaptılar!
Şimdi ‘hadi gel köyümüze geri dönelim’ diyorlar!
Artık kimse köyüne dönmek istemiyor!
Alternatif üretilemiyor!
Sanayi çeşitlendirilemiyor!
Turizm konuşuluyor ama vitrinlik süsü gibi kalıyor!
Üniversite büyüyor ama şehre tutunamıyor!
Herkes devletten bekliyor!
Kimse şehrin yarınını planlamadı.
En büyük sorunlardan biri sahipsizliktir.
Zonguldak’ın Ankara’da güçlü bir lobisi olmadı.
Milletvekilleri geldi geçti,
şehir kazanan değil, idare eden siyaset gördü.
Sorunlar ertelendi,
projeler rafta kaldı,
fırsatlar başka illere gitti.
Bir başka gerçek de korku iklimi.
Bu şehirde yüksek sesle konuşan azdır.
Eleştiren sevilmez,
soran dışlanır.
“Boş ver, bulaşma” kültürü
Zonguldak’ı sessizliğe mahkûm etti.
Zonguldak’ta vizyon eksikliği kroniktir.
Günü kurtaran yönetimler, yarını ipotek altına aldı.
Liman var ama liman kenti olunamadı.
Deniz var ama denizle barışılmadı.
Doğa var ama ekonomiye dönüştürülemedi.
Gençler mi?
En net tablo orada.
Okuyan gidiyor,
kalan küskünleşiyor.
Şehir genç aklını, enerjisini, hayalini kaybettikçe geri kalmak kaçınılmaz oluyor.
Ve acı olan şu:
Zonguldak geri kalmadı, geri bırakıldı.
Ama sessiz kalarak buna da ortak oldu.
Bu şehir hâlâ potansiyel taşıyor.
Ama potansiyel tek başına yetmiyor!
Cesaret lazım, hesap sormak lazım,
alışkanlıkları bozmak lazım.
Aksi halde biz olarak yine Zonguldak konuşur, diğer şehirler büyür.
Biz yine kaçan trene bakarız!
Zonguldak’ta gazetecilik neden zor?
Zonguldak’ta gazetecilik zor.
Ama sebebi mesleğin kendisi değil…
Sebep, bu şehrin gerçeği.
Bu şehir küçük.
Herkes birbirini tanıyor.
Bugün hakkında haber yaptığınız kişiyle, yarın aynı sokakta karşılaşıyorsunuz.
Selam vermeseniz sorun, verseniz ayrı sorun.
Büyükşehirde yaptığınız haber, burada hesap sayılıyor.
Zonguldak’ta gazeteciyseniz şunu bilirsiniz:
Haber yaptığınızda değil, birini rahatsız ettiğinizde konuşulursunuz.
Bir de işin ekonomik tarafı var.
Yerel basının nefesi ilanla, reklamla alınıyor.
Belediye abonesi kesildi mi, gazetenin tansiyonu düşer!
Kurum reklamı çekildi mi, kalem titrer!
Güç odakları ile kavga edince ortalık savaş alanına döner!
Sonra başlar fısıltılar:
“Biraz yumuşak yaz…”
“Bu konuyu şimdilik geç…”
“Şimdi sırası mı?”
Gazeteciye en büyük baskı, bağırarak değil, ekmeğiyle yapılır.
Siyaset deseniz…
Zonguldak’ta tarafsızlık teoride güzel, pratikte pahalıdır.
Birini eleştirirsiniz, hemen yaftayı yapıştırırlar:
“Filancının gazetecisi…”
Öbürünü yazarsınız, bu kez karşı mahalle düşman ilan eder.
Kimse yazının içeriğine bakmaz.
Herkes yazanın nerede durduğuna bakar.
Bir de gazeteci gibi görünenler var.
Basın bültenini haber diye koyanlar…
Kurumla fazla samimi olup, mesafeyi kaybedenler.
Kamusal yayın yapanlar!
Eleştiren değil, dolaştıranlar!
Onlar çoğaldıkça, gerçekten yazan yalnızlaşır.
Zonguldak’ta gazeteci olmanın bedeli vardır.
Telefonlar gelir.
Uyarılar yapılır.
Bazen tehdit, bazen dava…
Kimse doğrudan “yazma” demez.
Ama herkes “aklını başına al” der!
Ve okur…
Okurun bir kısmı gerçeği değil, kendi gerçeğini duymak ister.
Hoşuna giden yazıyı alkışlar,
Canını acıtan haberi düşmanlık sayar.
Gazeteci burada sadece güçle değil, algıyla da mücadele eder.
O yüzden Zonguldak’ta gazetecilik zor.
Çünkü burada gazetecilik;
sadece haber yapmak değil,
yalnız kalmayı,
bedel ödemeyi,
susmamayı göze almaktır.
Kolay olan başka…
Zor olan gazeteciliktir.
Zonguldak’ta gazetecilik:
Sadece haber yapmak değil, aynı zamanda direnmek, bedel ödemeyi göze almak ve yalnız kalmayı kabullenmektir.
Gerçekten gazetecilik yapmak isteyen için zor;
güçle iyi geçinmek isteyen için ise fazlasıyla kolaydır.
Harun Akın-Cem Dereli - Gökhan Demir - Mustafa Özdemir
Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem, CHP Kurultayı bahanesi ile eşi Hande ve 31’i bitirip 32’sinden gün alan büyük oğlu Emirhan’ı makam arabası ile Melek Mosso konserine gitmişlerdi ya!
Yanlarında müflis esnaf, terminal çocuğu Gökhan Demir de vardı ya!
Jolly Joker adlı gece kulübünde çekilen görüntü Pusula’da yayınlandı ya!
Videoları Pusula’ya ulaştıran ilk fail Harun Akın olmuştu!
Tahsin Erdem, basın açıklamasında bizim üzerimizden Harun Akın’a selam söylemişti!
Sonra Harun Akın’ı arayıp “Pardon sen değilmişsin, biz faili tespit ettik” dediler!
İkinci fail ise Cem Dereli oldu!
Gerçekten bunların aklını kuşa taksak kuş ters uçar!
Kaynağımı açıklayamam!
Ama olayla ilgisi olmayan kişilerin bizim yüzümüzden suçlanmasını doğru bulmuyorum!
Birincisi, bize bu görüntüyü atan CHP’li değil!
İkincisi, asla kim olduğunu öğrenemeyeceksiniz!
Lütfen, kişisel hesaplarınızı Pusula’nın haberi ve haber kaynağı üzerinden görmeye çalışmayın!
Olayın bu noktaya gelmesinin sebebi Mustafa Özdemir!
Harun Akın’dan intikam almak için onun adını yazdı!
Bile, isteye yalan haber yaptı!
Kişisel intikamını almak için haberimizi kullandı!
Gazeteciliği ne hale getirdin Mustafa?
Yere bakma!
O zaman sorun ortaya çıkıyor!
Yere ne kadar yakın olduğunu anlıyor, bozuluyorsun!
Şair Turgut Uyar’ın dediği gibi, Göğe bakalım!
“İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım.
Şu kaçamak ışıklardan, şu şeker kamışlarından,
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından,
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar.
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut.
Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da…
Göğe bakalım”
Sabit dur! Hayır yapma!
Zonguldakspor Futbol A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Hürfikir!
Zonguldakspor Futbol Kulübü Başkanı Avukat Özberk Papila!
Zonguldakspor Futbol Kulübü Onursal Başkanı Sabit Danış!
Bakın yine Harun Demir’in adı yok!
Ama bugünkü konumuz Sabit Danış!
Zonguldakspor ile hiçbir ilgisi yok!
Yıllardır kulübe verdiği bir katkı yok!
Sabit Danış, çok az bir bütçe ile piar çalışması yapıyor!
Büyük hayırsevermiş gibi haberlerini yaptırıyor!
Haberler için ödediği ücret, yaptığı hayırdan fazla!
Bu kentte öyle hayırseverler var ki, yaptıkları hayırları duyurmazlar!
Konuşturmazlar!
Haber yaptırmazlar!
Sabit Danış, iki tekerlekli sandalye bağışlar!
Zonguldak’taki tüm engellilerin sorununu çözmüş gibi hava atar!
Bu şehirde cami yaptıran kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
Bu şehirde okul yaptıran kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
Bu şehirde yüksekokul yaptıran kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
Bu şehirde fakülte yaptıran kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
Bu şehirde huzurevi yaptıran kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
Bu şehirde yüzlerce öğrenciye burs veren kişi bile Sabit Danış kadar haber olmaz!
İki gazeteciye para ver!
Gazetecilere verdiğin paradan az hayır yap!
Sonra kendi bastırdığın Zonguldakspor kartıyla onursal başkan diye hava at!
‘Sağ elin verdiğini sol el görmesin’ diyen peygamberin torunları ne hale geldi?
Sabit Danış, sağ eliyle vermeden sol eliyle haber yaptırıyor!
Sabit Danış!
Zonguldak’ı kullanma!
Zonguldak insanını kullanma!
Zonguldakspor Futbol Kulübü’nü hiç kullanma!
Harun Demir çok kızar sonra!
Lütfen insanların duygularıyla oynama!
Kıssadan Hisse: Şems/ Mevlana
Şems, Celalettin Rumi’nin evine gider ve ev sahibinin ikramını gördükten sonra ona sorar:
– Benim için şarap hazırladın mı?
Mevlana hayret içerisinde sorar:
– Meğer sen şarap içiyorsun, öyle mi?
Şems cevap verir:
– Evet.
Mevlana:
– Bunu bilmiyordum.
– Madem ki öğrendin bana şarap ikram et.
– Bu gece vakti şarabı nereden bulabilirim?
– Hizmetçilerinden birine söyle gidip alsın.
– Bu iş yüzünden Tanrı’nın karşısında şeref ve haysiyetim beş paralık olur.
– O zaman, git kendin al.
– Bu şehirde beni herkes tanır. Ecnebi mahallesine gidip nasıl şarap alabilirim ki?
– Eğer bana saygın varsa benim rahatım için bunu yapmalısın. Çünkü ben geceleri şarapsız ne yemek yiyebilir, ne konuşabilir, ne de uyuyabilirim.
Mevlana, Şems’e olan saygısından ötürü cübbesini omzuna atar, koltuğunun altına büyük bir şişe saklar ve ecnebi mahallesine doğru yola düşer.
Oraya varıncaya kadar kimse onun ecnebi mahallesine gittiğini düşünmez ama ulaştığında insanlar hayret içinde onu takip etmeye başlarlar ve Mevlana’nın bir meyhaneye girdiğini, bir şişe şarap aldığını ve onu sakladıktan sonra dışarı çıktığını görürler.
Henüz ecnebi mahallesinin dışına çıkmadan mahalle sakinlerinden Müslüman bir grup onu izlemeye başlar ve sayıları an be an çoğalır; ta ki Mevlana’nın imamı olduğu herkesin arkasında namaz kıldığı caminin önüne gelinceye kadar.
Hal böyle iken kalabalığın içinde bulunan Mevlana’nın rakiplerinden birisi:
– Ey millet! Her gün arkasında durup namaz kıldığınız Şeyh Celaleddin ecnebi mahallesine gidip şarap aldı…
Diye bağırdıktan sonra Mevlana’nın cübbesini çekip atar.
Milletin gözü şişededir.
Adam devam eder:
– Mümin olduğunu iddia eden, sizin inandığınız bu münafık şimdi şarap almış ve kendi evine götürüyor.
Sonra Celalettin-i Rumi’nin yüzüne tükürür.
Ve başına öyle bir vurur ki Mevlana’nın sarığı açılır ve boynuna dolanır.
Halk, bu sahneyi gördüğünde özellikle de Mevlana’nın sessizliği karşısında kesin olarak Mevlana’nın sahte takva elbisesi altında onları bir ömür boyu kandırmış oldukları kanaatine varır.
Sonuç olarak ona saldırmak için hazırlanırlar ve hatta öldürmeye niyetlenirler.
İşte tam o anda Şems birdenbire orada belirir ve haykırır:
– Ey hayasız insanlar, dini bütün bir insanı şarap içme töhmeti altında bırakmaya hiç utanmıyor musunuz? Gördüğünüz bu şişenin içinde sirke var. Zira her gün yemeğinde kullanıyor.
Mevlana’nın rakibi bağırır:
– Bu sirke değil, şarap.
Şems şişenin ağzını açar ve Mevlana’nın rakibi de dahil olmak üzere oradaki herkesin avuçlarına, şişenin içindeki sıvıdan biraz döker.
Mevlana’nın rakibi başını döverek Mevlana’nın ayaklarına kapanır ve halk da Mevlana’nın elini öpüp dağılır.
Sonra, Mevlana Şems’e sorar:
– Bu akşam beni niçin böyle bir facianın içine sürükledin ve rezil rüsva olmama izin verdin?
Şems der ki:
-Uğruna gururlandığın şeylerin seraptan başka hiçbir şey olmadığını anlaman için.
Sen bir avuç sıradan insanın saygısının senin için ebedi bir sermaye olduğunu düşünüyordun ama gördün ki bir şişe şarap aldatmacasıyla hepsi yok olup gitti. Senin suratına tükürdüler, başına vurdular ve hatta seni neredeyse öldürüyorlardı. Senin sermayen işte bu kadardı ve bu gece bir anda nasıl yok olduğunu gördün. O halde öyle bir şeye tutun ki zamanın geçmesi ve olayların değişmesiyle yok olmasın.
Dünya bir HİÇ…
Ehl-i dünya bir HİÇ…
Ey HİÇ! Birleşme HİÇ’le bir HİÇ için…
Ölümden sonra geriye ne kalır, bilir misin?
AŞK’tır, MUHABBET’tir..
Gerisi tamamen HİÇ.