Keresteci Muammer Yazıcı, Çınartepe Mahallesi Akaryakıt Sokak üzerinde bir arsa satın almış!
Sonra orayı biraz genişletmiş!
"Kimsesizler Mezarlığı" olarak bilinen yere de iş makineleriyle girmiş!
Orayı depo yapmış!
Bizimkiler, konuyu haber yapmış...
"Mezarlar taşındı" filan diye yazmışlar ama...
Mezarlar filan taşınmamış!
Mezarların üstüne depolama alanı yapılmış!
Orada kimsesiz maden şehitleri yatıyor.
"Zonguldak’ın sahibi yok" dediğimizde kenti yönetenler bize kızıyor!
Ama kimsesiz de olsa, şehidine sahip çıkmayan bir memleket olur mu?
Herkes para kazanmak isteyebilir!
Daha çok kazanmak isteyebilir!
Ama "Kimsesizler Mezarlığı"nın üzerine yapılan depodan kim para kazanmak isteyebilir?
Rahatsız edici bir durum!
İnşallah yetkililer, bu olayı inceler, irdeler...
Kamu vicdanı rahat eder.
Özcan Ulupınar geliyor
Devrek Belediye Başkanı Özcan Ulupınar, "Bu zamana kadar hiç hesap yapmadım. Ama ilk kez buradan açıklayayım... 2029’da Allah nasip ederse, Zonguldak’tan aday olmak istiyorum. Zonguldak, çok hizmet gördü. Ben, mevcut başkana 'destek gelir' diye bekliyordum. Ancak gelmedi, üzüldüm" dedi.
Zonguldak Belediye Başkanı Tahsin Erdem için ne kadar üzücü bir durum!
6 aylık görev süresi dolmadan o kadar başarısız oldu ki, bir ilçe belediye başkanı çıkıp, 2029 yılında "Zonguldak Belediye Başkanlığı"na aday olduğunu açıkladı.
Özcan Ulupınar’ın 31 Mart seçimlerinde "Devrek Belediye Başkanlığı" için adaylığı ne kadar doğruysa, 2029 yılında yapılacak seçimlerde "Zonguldak Belediye Başkan Adayı" olması da o kadar doğrudur.
Özel koruma ekibi!
Bizim niteliksiz dolandırıcı, belediye başkanına "sivil özel koruma ekibi" kurmak için çalışmalara başlamış!
Kendisini koruyamayan biri, belediye başkanını nasıl koruyacaksa?
Tehlike anında kendisini bırakıp kaçan birini belediye başkanını korumakla görevlendirmek hangi aklın ürünüdür?
Neyse...
Keşke öyle bir şey yapsa!
Yine biraz gülüp eğlensek...
Belediye başkanının düştüğü duruma bakar mısınız?
Kendi personelinden korkup, "koruma" talep ediyor!
Devletin verdiği koruma yetmiyor!
Kendisine "özel sivil koruma ekibi" ayarlanıyor!
Allah’ım; bizi, neyle, kiminle sınıyorsun?
Çıkardıkları gazın sesinden korkan adamları koruma yapıyorsun!
Cenevre notları...
Cenevre, Cenevre Gölü kıyısında yer alan, İsviçre'nin Zürih şehrinden sonra en yüksek nüfuslu ikinci şehri... Fransızca konuşulan İsviçre bölgesi olan "Suisse Romande" bölgesinin en büyük şehridir.
Cenevre, tertemiz bir kent.
Sokakta tek bir hayvan yok.
Ne kedi, ne köpek...
Toplu ulaşım imkanı çok yüksek.
Bir günlük bilet alıyorsun...
Akşama kadar geziyorsun.
Ama sana kimse bilet sormuyor, biletini bir yere okutmuyorsun.
Biniyor, gidiyorsun.
İstersen otobüsün, tramvayın içinde kredi kartınla kontür yükleyebiliyorsun.
Telefonundan sisteme okutabiliyorsun.
Nadiren denetim yapılıyormuş.
Bir ceza yazılıyormuş.
Tuvaletler ücretsiz...
Sokaklarda, içme suyu alabileceğin, yani çantandaki pet şişeni doldurabileceğin merkezler yapılmış.
Bir ihtiyaç olduğu için, o da ücretsiz...
Bu su ve tuvalet işi, Paris’te de böyleydi.
İçme suyu verecek bir sistemin maliyeti ne olabilir ki?
Mesela, temiz, ücretsiz bir tuvalet sosyal belediyeciliğin gereği değil mi?
Yapılmayacak şeyler değil.
En büyük fark, insanların birbirlerine olan saygısı...
Trafikte, markette, restoranda, hayatın her alanında...
Saygı, saygı, saygı…
Kıssadan Hisse: Patates...
Lise öğretmeni, bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"
Öğrenciler, çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.
Öğretmen, "O zaman, bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin" der.
Öğrenciler bunu da yaparlar.
"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"
Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
"Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun..."
Bazı öğrenciler, torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen, kendisine, "Peki, şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:
"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
"Hocam, patatesler kokmaya başladı."
"Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık."
"Hem sıkıldık hem yorulduk?"
Öğretmen, gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi, ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi, karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz. Halbuki affetmek, en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir." (Alıntı)