17 Aralık sürecinde yaşananlar bir kez daha gündemde.
İki kutuplu tartışmanın dozu zaman zaman artıyor.
Zaman Gazetesi&8217;ne yapılan son operasyonla bu tartışmaların alevlenmesi çok normal.
Bir tarafta yolsuzluk iddiaları&8230;
Diğer tarafta darbe suçlamaları&8230;
İki ucu siyasi savaşa dönen bu süreçte, saflar yeniden şekilleniyor.
Ne yazık ki, bu siyasi çekişmenin ucu medyaya uzanıyor.
Ortada medyaya yönelik bir operasyon var.
Gazeteciler ve gazeteler abluka altında.
Her iki tarafında elinde silahlar var.
Belgeler, bilgiler var.
Lazım oldukça çıkıyor, bu bilgiler, belgeler.
İşin en ilginç yanlarından biri şu&8230;
STV ve Zaman grubu, yıllardır Ergenekon ve Balyoz gibi davalar sürecinde iktidarı baskı altına aldı.
O süreci iktidarla birlikte yönetti.
O gün ezilenler, o gün linç edilmeye çalışılan solcular, bugün Zaman Gazetesi&8217;ne sahip çıkıyor.
Çıkmaya çalışıyor.
Sol kesim burada, özellikle operasyonun basın üzerinden devam ettirilmek istenmesine tepki koymakla haklı.
Ergenekon ve Balyoz gibi dava süreçlerinde gösterilmeyen nezaketi gösteriyorlar.
Çok anlamlı bir ders veriyorlar.
Peki, gerçekten her şey bu kadar masum mu?
Değil.
Çünkü bunun temelinde de siyaset var.
Bazen derler ya hani;
&8220;Yalan da olsa güzel&8221; diye&8230;
Öyle bir şey&8230;
Kendilerini linç etmek için elinden gelen her şeyi yapan cemaate sahip çıkmak zorunda kalmanın dayanılmaz ağırlığını o günlerde linç edilmek istenenler bilir.
Her iki kutupta da, &8220;Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur&8221; mantığı hakim.
Şimdilerde inanmak istediğiniz yerden bakmak isteyebiliriz.
Ancak gerçek, gerçekten ne?
Ne oldu da düne kadar her şeyi birlikte yapan iktidar ve cemaat ters düştü?
Zaman her şeyin ilacı!
Devletin hafızasına güvenmek gerekir.
Süleyman Özışık&8217;ın son yazısı içinde bazı detaylar dikkat çekiyor.
Geçen yıl ki iddialarını hatırlatıyor.
Buradan bir sonuç çıkarmak adına değil, ancak tarihe not düşmek adına paylaşıyorum.
Diyor ki Özışık:
&8220;Dünkü yazımda 7 Şubat MİT krizinin hiç bilinmeyen birkaç ayrıntısını anlatmıştım. Kimileri yaşananlara inanmamış, senaryo demiş.
&8216;Yahu anlattıkların filmlerde bile olmaz&8217; diyenler de var.
Onlara göre Adnan Menderes ve dava arkadaşlarının asılması da, Turgut Özal´ın zehirlenerek ortadan kaldırılması da, Necmettin Erbakan´ın postmodern darbe ile, Bülent Ecevit´in ekonomik darbe ile koltuktan indirilmesi de birer dizi filmden ibaret zaten...
Neyse...
Dün yazımı, &8216;Yarın da 17 ve 25 Aralık operasyonlarının hiç bilinmeyenlerini anlatacağım&8217; diyerek noktalamıştım.
Başlayalım o halde... Ama başlamadan bir kez daha söylemekte yarar görüyorum. Bahsini ettiğim bilgi ve belgelerin tamamı devletin elinde var! Yani &8216;tapecilerin tapeleri&8217; istihbarat birimlerinin elinde ve bunlar yeri ve zamanı gelince ortaya çıkacak!
Tarih 16 Aralık 2013!
Operasyonun düğmesine basılan ilin Emniyet Müdürüne bir telefon geliyor. Telefondaki sesin sahibi tanıdık biri... Lafı hiç dolandırmadan tüyler ürperten o sözleri söylüyor:
&8216;Yarın sabah Türkiye Cumhuriyeti´nin Başbakanı tarihe karışacak. Yargı ve polis gerekli bütün hazırlıkları yaptı. Telefonunu kapat ve kaybol, git!&8217;
Duyduklarına inanamıyor Müdür! &8216;Siz çıldırmışsınız! Bunu yapacağımı, bu söylediklerinize izin vereceğimi nasıl düşünürsünüz?&8217; diyor hiddetle!..
Karşısındaki kişi oldukça sakin bir şekilde sözlerine devam ediyor:
&8216;Kızının kimlerle neler yaşadığı bilgisi ve görüntüleri sadece sana gelmedi. O görüntü ve bilgiler bizim elimizde de mevcut. Sen dirensen de bu operasyon yapılacak. Türkiye´de bir devir kapanıyor. O devrin suçlularından biri olarak cezalandırılmak istemiyor ve kızın yüzünden insan içine çıkamayacak hale gelmek istemiyorsan bugün mesai saatinden sonra telefonunu kapat ve kaybol git!&8217;
O konuşmadan 11 buçuk saat sonra operasyon başlıyor. Bakan çocukları, Halkbank Genel Müdürü, Rıza Zarrab, Ali Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanının evleri ardı ardına eşzamanlı operasyonlarla basılıyor.
Kabinede operasyondan ilk haberdar olan İçişleri Bakanı Muammer Güler. Oğlu Barış Güler´in kendisini arayıp, &8216;Baba polisler evi bastı ne yapayım?&8217; demesi üzerine hemen İstanbul Emniyet Müdürünü arıyor, ancak hiçbir telefon numarasından ulaşmayı başaramıyor!
O gün İstanbul Emniyet Müdürüne 17 saat boyunca hiç kimse ulaşamıyor. Vali Hüseyin Mutlu, köşe bucak müdürü arıyor, ama o da bir türlü ulaşamıyor!
Operasyonun detayları hakkında sabah saatlerinde bilgi sahibi olan Erdoğan operasyona operasyonla cevap veriyor:
&8216;Müdür´ü derhal görevden alın. Yarın sabaha kadar görevinin başındaymış gibi bulunsun. Hiçbir şeye müdahil etmeyin. Selami Altınok´u İstanbul´a getirin!&8217;
Operasyonların devam edeceğini bilen Erdoğan´ın ikinci hamlesi ise, operasyonlara çifte denetim getirmek oldu. Bir önceki operasyonu Başsavcı´dan gizleyerek yapan savcı ve polislerin Emniyet Müdürü ve Başsavcının onayı olmadan yeni bir operasyon yapmasının önüne geçildi.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Bu operasyonları yaparak Erdoğan´ı nasıl devireceklerdi?"
Anlatayım...
17 Aralık operasyonu daha başlamadan, 4 bakanla ilgili fezlekeler hazırlanmıştı. Plan şöyle işleyecekti:
Fezlekeler jet hızıyla Meclis´e gönderilecek, Erdoğan yolsuzlukla adı anılan bakanları derhal bakanlık görevinden alarak partiden ihraç edecek, Meclis de bu bakanların dokunulmazlıklarını kaldıracaktı. Bu bakanlardan bazıları, harcandıklarını düşündükleri için tıpkı Erdoğan Bayraktar gibi &8216;Ben talimatları Başbakan´dan aldım&8217; diyecekti.
Operasyon bu kez Erdoğan´a uzanacak ve bir fezleke de Erdoğan için Meclis´e gönderilecekti. &8216;Madem bakanları harcadın, sen de istifa et&8217; diye baskı altına alınan Erdoğan koltuğu bırakmak zorunda kalacaktı.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Erdoğan, bakanları koruyarak, yargının kendisini alaşağı etme girişiminin önüne geçti.
İşler sarpa sarınca bu kez 25 Aralık operasyonu için düğmeye basıldı. Muammer Akkaş, Bilal Erdoğan başta olmak üzere pek çok işadamı hakkında yakalama kararı çıkardı.
Operasyon için bütün hazırlıklar tamamlındı. Hatta operasyon başlamadan birkaç saat önce paralel yapıya bağlı gazete ve televizyonlarda, &8216;Bilal Erdoğan için yakalama kararı çıkartıldı. TCDD Genel Müdürü gözaltına alındı&8217; şeklinde haberler yer almaya başladı.
Ancak Cumhuriyet Başsavcısı, &8216;Bu operasyona izin vermiyorum&8217; diye rest çekince oynanmak istenen oyun deşifre oldu. 25 Aralık gecesi Başsavcı´nın kesin emrine rağmen operasyonun devam edeceği bilgisi gelince Bilal Erdoğan özel bir ekip tarafından Erdoğan´ın yanına alındı.
7 Şubat MİT krizinde Hakan Fidan´ı evine operasyon yapmak için gelen paralelci polislere, &8216;Vur emri var. Yaklaşan buradan canlı çıkamaz&8217; diyerek engel olan özel harekat timleri bir kez daha sahne aldı o gece...
Beklendiği gibi oldu...
Bir süre sonra Başbakan Erdoğan´ın konutunun etrafı polis kaynamaya başladı. Hedefleri, içerideki Bilal Erdoğan´ı almaktı. Ancak karşılarında, İçişleri Bakanlığı´ndan gelen, &8216;Erdoğan´ın konutuna yaklaşan kim olursa olsun vurun!&8217; talimatını uygulamaya hazır özel harekatçıları bulunca tıpış tıpış geri dönmek zorunda kaldılar.
&8216;Vay bee&8217; dediğinizi duyar gibiyim, ama bitmedi.
Şeytanın aklına gelmeyen oyunu henüz anlatmadım.
O gece Erdoğan´ın evini saran polislere bir talimat daha verilmişti. Talimatı alan bazı polislerin, &8216;Meslek hayatıma mal olsa bile bunu yaparım&8217; çığlığı emniyet koridorlarında yankılandı.
O talimat şöyleydi:
&8216;Bilal Erdoğan´la beraber, terör örgütü PKK ile herhangi bir yasal dayanak olmaksızın pazarlık yapan-yaptıran Başbakan´ın koluna kelepçe takarak konutundan çıkarın!&8217;
Tam bir çıldırmışlık, tam bir akıl tutulması yani...
Anlayacağınız, Erdoğan´ın bu yapıya taktığı &8216;Haşhaşi&8217; sözü boşuna değil&8230;&8221;
Bir tarafta yolsuzluklar&8230;
Dönen para ilişkileri&8230;
Diğer tarafta darbe girişimi&8230;
Vatandaş olarak yapılacak ilk iş, ikisine de karşı olmak gerekir.
Ortada, elbette ciddi gerçekler var.
Ortada, düne kadar her şeyi birlikte yapan iki kutup var.
Neye inanmak isterseniz, onun peşinden gitmek kolay.
Ancak toplum olarak, önce gerçeğin peşinde koşmamız gerekir.