Bugün 24 Temmuz.
Basın Bayramı.
Bayrama gerekçe sansürün kaldırılışının yıl dönümü.
Dört bir taraftan açıklamalar geliyor.
Çünkü basın önemli.
Sansür de önemli.
Samimi olmak zorundayım.
Ellerim ve yüreğim böyle bir günde yazılabilecek en güzel yazının özeleştiri olabileceğini söylüyor.
Temenni bol.
Sembolik bir tarih olan 24 Temmuz&[#]8217;da yapılan açıklamaların pek çoğu formalite.
Ballandıra ballandıra basın bayramını kutlayanlara bakıyorum.
İçlerinde basın sansürcüleri de var.
Ne yapıyoruz şimdi biz.
Kendimizi mi kandırıyoruz?
Oh ne ala.
Gazetecilik çok özel bir meslek olmasına karşın zaman içinde saygınlığını yitirdi.
Ülkenin dört bir tarafında benzer bir manzara.
Siyasal sistemin dayatmasının her geçen gün daha fazla hissedildiği yerde bana göre en büyük darbeyi gazeteciler bir birlerine vurdu.
Hala da öyle.
Geçmişe bakıyorum.
Zamanın şartlarına sığınmak bence yetersiz değil.
Fikir işçiliğinin çok özel bir anlamı olmasına karşın medya ve gazeteciler kamplaşmanın ve çatışmanın odak noktası olmuşlar.
Gazete patronlarının gazeteci dövdürttüğüne yurdun dört bir yanında tanık oluyoruz.
Basın mensuplarının bir birlerine sansür uyguladığı bir ülkede kalkıp da &[#]8216;bayram&[#]8217; yapmak, siyasi ve sivil otoritelerden gazetecilere uygulanan sansürlere son vermelerini beklemek elbette pek samimi olmaz.
Önce bunu görmek gerekir.
Yani kurumları ve kişileri basına sansür koymakla eleştiren gazetecilerin uyguladıkları sansürlere ne diyeceğiz?
Gazeteciler öncelikle bu soruyu kendilerine sormalı.
Ve dürüst bir yanıt vermeli.
Gazeteciliği öğrenmeye devam eden biri olarak bu soruyu bende kendime soruyorum.
Olumsuz anlamda çok fazla örnek var.
Böyle bir durumda halk basına ne kadar güven duyar.
Siyasetçilerden çok seslilik ve demokrasi isterken biz ne yapıyoruz?
Bu soruların yanıtını dürüstçe verebilirsek o zaman önemli bir aşama kat etmiş olur duygularıma daha az yenilmek için önemli bir başlangıç yapmış oluruz.
Basını bütünüyle şeffaflaştırmak, çok sesli hale getirmek ve tam güvenilir kılmak elbette mümkün değil.
Ancak mümkün olan bir şey var.
Bunlar için mücadele etmek.
Yani bizim gibi düşünmeyen insanların da sesini aktarabilmek.
Haberlerini verebilmek.
Söz hakkı verebilmek.
Cevap hakkı tanıyabilmek.
Bu küçük adımlar bile güven yolunda önemli bir başlangıçtır.
Basın çalışanları bir birleriyle rekabeti bunlar üzerinden yapabilse keşke.
O zaman camia olarak daha elit olabiliriz.
Toplumun bakışı da değişir.
Gazeteci kimliğinin bir üst kimlik olmadığını, bir üstünlük sağlama kimliği olmadığını anlamamız lazım.
Siz bir şeyler üretirsiniz ve insanlar sizi bir yerlere koyarlar.
Burada kazanacağınız değer ve mücadele hırsı kimliğinize, size değer katar.
Ama bu durum da sizi üstün kılmaz, kılmamalı.
Muhaliflik bu mesleğin en önemli değeri ve silahı.
Bizim yapmamız gereken sadece o değeri ve silahı en doğru zamanda doğru yerde kullanmak.
En azından yine özen göstermek.
Gazeteci olmanın kolay bir şey olmadığını anlamamız lazım.
Gazetecinin her işi bilemeyeceğini, her işte uzman olamayacağını ve ön yargılarıyla hareket etmesinin ilk başta kendisine zarar verebileceğini bilmemiz gerekir.
Bunları yapabilirsek işte o zaman basın üzerinde baskı kurmayı alışkanlık yapmış, tehdit ve hakaretleriyle basını çok kolay susturabileceğine inanan insanlarla mücadele edebiliriz.
Bunları yapabilirsek toplum da basının arkasında daha fazla durur.
Bu süreç sadece gazetecilerin gazetecilik yapmasının değerinin daha iyi anlaşılmasını sağlar.
Basın daha güçlü olur.
Gazeteler daha fazla okunur.
Hepimiz zaman zaman bu hataları yapıyoruz.
Ama önce kendimizi görmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu yolda çabası olmayanlar da hak ettikleri yere mutlaka varacaktır.
Yani her şeyde önce biz üzerimize düşeni yapacağız.
Daha fazlasını yapmak için çaba sarf edeceğiz.