Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bir televizyon programında, “Türk devletinin yüzyıllara bin yıllara dayanan bir devlet geleneği var. Kendi içerisindeki eşkıya ile başkaldıran insanlarla nasıl mücadele edeceğini bilir. Buna yönelik toplumsal hafızalara kazınmış bir kültürü duruşu vardır. Bazen geç devreye girer, ama girer” demişti!
Belki biz biraz tez canlı davranıyoruz!
Ama devletimiz geç de olsa güzel şeyler yapıyor!
Devletimizin işi başından aşkın!
Hafriyatçısı ile uğraşıyor, niteliksiz dolandırıcısı ile uğraşıyor!
Biz de devletimize elimizden gelen desteği veriyoruz!
Hırsızını, üçkâğıtçısını, tefecisini, nitelikli/niteliksiz dolandırıcısını, kamuyu zarara uğratanı, hazine arazisini işgal edeni, keyfi için yemek yaptırıp mutfak personeline mesai yazdıranı, mahiyetindeki memurla aşk yaşayanı yazıyor, işaret fişeğini atıyoruz!
Devletimiz gereğini yapıyor!
Sistemde sorun yok!
İdarecilerde sorun var!
Daha fazla inisiyatif almalılar!
Cesur olmalılar!
Bizim gibi değilsiniz!
Önünüzde eskort, arkanızda koruma, yanınızda devletin polisi!
Bu kentin havasına, suyuna, toprağına zarar veren, devletin arazisini işgal eden, rant devşiren kim varsa mücadele edelim!
Bu topraklarda doğmuş, madende şehit olmuş 5 bin Zonguldaklı maden şehidinin kemiklerini sızlatmayalım.

Hacım yakıştı mı?

Devletin bir kurumunda personel müdürü!
Üstelik hacı!
Mekke’ye gitmiş, şeytan taşlamış!
Ama gel gör ki, yönetici olarak çalıştığı kurumda hacılığa yakışmayan hareketler yapmış!
Eşi daireyi basmış!
Hacıyı şeytan gibi taşlamış!
Niye biliyor musunuz?
Bizim hacı, mahiyetinde çalışan bir kadına abayı yakmış!
Hacının çarşaflı karısı lojmandan koşarak gelmiş, daireyi basmış!
Önce kadınla kavga etmiş!
“Hacımı sana yar etmem” demiş!
Sonra hacıyla kavga etmiş!
“Seni minik serçelere yedirmem” demiş!
Koskoca kurumun başındaki müdürün yan odasında bu olaylar olurken, bizim yazmamız beklenmiş!
Biz bu konuyu ‘minik serçe’ diye işleyince!
Kafesi açmışlar, minik serçeyi kurumdan göndermişler!
Hacı müdür koltuğunda!
Böylesi durumlarda nedense olan hep kadına oluyor!
Altta kalanın canı çıksın!
Galiba bizim görevimiz bu şeytanları taşlamak!
Büyük şeytanı taşladık!
Ama derisi biraz kalın!
Bozuntuya vermiyor!
Personel şeysi şimdilik yırttı!
Ama gözümüz üzerinde!
Bizim köyde “Köpek pok yemekten vazgeçmez” diye çok kullanılan bir söz vardır!
Bakalım bu müdür, bu haltı yeniden yiyecek mi?
Bence yiyecek!
Hem de minik serçeyi gittiği yerde yiyecek!
Hem eşinden, hem lojmandan uzakta!
Oh mis!
Keşke müdür beyi yollasalardı başka bir yere!

İsa’nın yeri, Musa’nın yeri!

Topu ayağına bıraktığımız siyasetçi, kalesinde golü gördü!
Hem de uzatma dakikalarının son saniyesinde!
Hani demiştik ya!
Topu bazen rakibe bırakacaksın!
Son dönemde topu bir Belediye Başkanı’na bıraktık!
O da oynuyor!
Ara paslar yapıyor!
Yan paslar yapıyor!
Geri paslar yapıyor!
İsa’nın yerine gidiyor!
Musa’nın yerine gidiyor!
Orman’ın yerine gidiyor!
Top ayağında!
Ama vakit geçiyor!
Süre belli!
Maç doksan dakika!
Hadi uzat 10 dakika!
Bu maç bitecek yani!
İnşallah golü kalesinde görmeden maçı bitirir!

Kıssadan Hisse: Kavak Ağacı ile Kabak Ağacı

Bir gün bir kavak ağacının dibine bir kabak tohumu düşmüş.
Kavak yıllardır orada dimdik duruyormuş. Kabak tohumu filizlenmiş, topraktan başını çıkarmış. Güneş, su, toprak derken hızla büyümeye başlamış.
Kabak her gün uzuyor, kavak ağacının gövdesine sarılarak yukarıya tırmanıyormuş.
Kısa sürede kavak ağacının boyuna ulaşmış.
Bir gün kabak kavağa övünerek şöyle demiş:
- “Bak sevgili kavak, sen yıllardır buradasın ama anca bu kadar uzayabilmişsin. Ben ise birkaç haftada senin boyuna geldim!”
Kavak ağacı gülümsemiş ve şöyle demiş:
- “Doğru söylüyorsun kabak kardeş, ama bekle bakalım, sonbahar gelsin…”
Sonbahar gelmiş, havalar soğumuş.
Kabak yapraklarını dökmüş, sararıp solmuş, sonunda kuruyup yere düşmüş.
Kavak ağacı ise dimdik ayakta kalmış.
Rüzgâr esmiş, yağmur yağmış ama o hâlâ güçlü ve canlıymış.
Kavak demiş ki:
- “İşte farkımız bu! Hızlı yükselen her şey, kök salmadıysa uzun ömürlü olamaz.”
Hisse: Hızlı büyüyen çabuk solar. Gerçek güç, sabırla ve sağlam kökle olur.

Günün Fıkrası: Politikacı, Doktor, Mühendis

Bir gün bir politikacı, bir doktor ve bir mühendis, kimin mesleğinin daha eski olduğunu tartışıyormuş.
Doktor:
- “Bizim meslek en eski meslek! Tanrı, Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratmış. Bu açıkça bir cerrahi operasyon!”
Mühendis:
- “Ama ondan önce Tanrı, kargaşadan, kaostan düzeni yarattı. Yani o zaman bir mühendislik işi vardı!”
Politikacı gülümsemiş:
- “İyi de o kaosu kim çıkardı sanıyorsunuz?”