Zonguldak bürokrasi açısından Türkiye’nin en zor illerinden biri.
Coğrafya engebeli, altyapı, ulaşım, planlama çok zor.
Ekonomi tek (madencilik) eksenli!
Sosyal beklenti yüksek, tolerans düşük!
Yani başka şehirde “başarılı” sayılacak bir bürokrat, Zonguldak’ta aynı etkiyi yaratamıyor!
Zonguldak’ta başarısız olan bir bürokrat, başka bir şehirde başarılı olabiliyor!
Zonguldak halkı, devleti ve bürokrasiyi iyi tanıyor!
“Tepeden inme” kararlara mesafeli duruyor!
Kente yabancı bürokratı hemen hissediyor!
Bu nedenle, şehri tanımadan gelen bürokrat uyum sağlayamıyor.
Yerel dinamikleri dikkate almayanlar hızla yalnızlaşıyor.
Sürekli tayin döngüsü, bürokratın başını döndürüyor!
Bürokrat kısa süre kalıyor; uzun vadeli proje başlatmadan tayin istiyor.
Başlayan işler yarım kalıyor.
Bürokrat iz bırakamıyor.
Halk “nasıl olsa gidecek” gözüyle bakıyor.
Zonguldak’ta siyaset oldukça baskın.
Bürokratlar çoğu zaman inisiyatif alamıyor!
Risk alan bürokrat destek göremiyor!
“Sorun çıkmasın” anlayışı öne geçiyor!
Ayranım dökülmesin, gözüm seğirmesin diyerek 3-4 yıl geçiyor!
Bu anlayış, günü kurtaran kararları beraberinde getiriyor.
Zonguldak uzun süredir göç veriyor!
Yatırım çekmekte zorlanıyor!
Sanayi dönüşümünü tamamlayamayan bir il konumundayız!
Bürokrat ne kadar iyi niyetli olursa olsun!
Kaynak yoksa!
Yetki sınırlıysa!
Destek mekanizması zayıfsa başarı görünür olmuyor!
Bazı bürokratlar aslında iyi işler yapıyor!
Krizleri sessizce yönetiyor!
Ama iletişim zayıf!
Halkla bağ kurulmamış!
Başarı anlatılamamış!
Bu da “hiçbir şey yapılmıyor” algısını güçlendiriyor.
Zonguldak’ta bürokratların başarısız görünmesinin nedeni çoğu zaman kişisel yetersizlikten çok:
Şehrin zorlu yapısı, kısa görev süreleri, siyasi baskı, ekonomik sınırlılık, iletişim kopukluğunun bir araya gelmesinden kaynaklanıyor!

Yüksel Aytaç’ın ardından!

İnanış Gazetesi’nde işbaşı yaptığım 1 Ocak 1990 tarihinde Zonguldak Belediye Başkanı Yüksel Aytaç idi!
Gazetemizin Sahibi Kemal Sönmez, sürekli Yüksel Aytaç’ın aleyhine haberler yazdırıyordu!
Yüksel Aytaç’ın Ankara’ya gidiyorum diye Zonguldak’tan ayrılıp Bakacakkadı’da çulluk avladığını yazıyordu!
Ben de genç bir muhabir olarak gittim, Yüksel Aytaç’tan görüş aldım!
O da Ankara’ya gittiğini, kimlerle ne görüştüğünü filan anlattı!
Haberi yazdım, Yazı İşleri Müdürüme teslim ettim!
Haber ertesi gün gazete yayınlandı!
Kemal Sönmez köpürüyor!
“Bu gazetenin sahibi ben miyim, sen misin?” diyor!
“Ben işimi yaptım” diyorum diyorum ama Kemal Sönmez durmuyor!
Yazı İşleri Müdürümüz Necmettin Kurucu olayı toparladı, beni kurtardı!
Yüksel Aytaç, beni ilk gördüğü yerde “Aferin, sen iyi bir gazeteci olacaksın. Ama Kemal Sönmez sana kızmıştır. Boşver aldırma.” dedi.
Yüksel Aytaç’ı bir baba, bir ağabey gibi gördüm!
Eşi Nevin Hanım’ı nerede görsem elini öptüm!
Çok güzel insanlardı.
Yüksel Aytaç’ı 89 yaşında kaybettik!
Allah rahmet eylesin!
Böyle güzel insanları kaybedince, Yaşar Kemal'in İnce Memed romanında eski yiğitlik, mertlik ve adalet anlayışının yok oluşunu, yerine demirleşmiş zulmün ve insani yozlaşmanın kaldığını sembolik ve çok sert bir dille anlatırken kullandığı 'O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın p.ç.ne kaldık' sözü aklıma geliyor!
Mekanın cennet olsun Yüksel Abi!

Failatün failatün failün!
Zonguldak’ta bir medyacının, trafik polisinden sonra Milli Eğitim çalışanını dolandırdığı ortaya çıktı!
Trafik polisinden yaklaşık 10 yıl önce borç olarak 100 gram altın alan şimdinin medyacısı bu altınları hala ödemedi!
Birkaç görüşme oldu!
Kurnaz medyacı, 100 gram altının 10 yıl önceki bedelini verip kurtulmak istiyor!
Trafik polisi inat!
100 gram altınını istiyor!
Bu arada trafik polisi gibi çok sayıda mağdur var!
Şimdi yeni mağdur, evli bir kadın!
Milli Eğitim’de çalışıyor!
Üzerine kayıtlı hiçbir mal varlığı bulunmayan müflis medyacı Milli Eğitim’de çalışan evli kadına bankadan kredi çektirmiş!
Yetmemiş sağdan, soldan borç altın buldurmuş!
Kredi ödenmeyince kriz çıkmış!
Milli Eğitim çalışanı kadının kocasının hiçbir şeyden haberi yok!
Zavallı adam aruz ölçüsüyle uğraşırken, karısı neyin ölçüsüyle uğraşıyor!
Failatün failatün failün!
Öğretmen okula gidince bu müflis medyacı eve gidiyor!
Kadın para vermiş, altın vermiş, yetmemiş!
Bir de kahvaltı veriyor!
Sonra…
Kadın, “Bizim para ne olacak?” deyince müflis medyacı hemen kıvırıyor!
“Ben de sana verdim! Ben senden bir şey istiyor muyum?” diyor!
Bunlar aslında iki kadındı!
Diğer kadın müflis medyacıya ne verdi bilmiyorum!
Zayıf halka koptu!
Şimdi sıra ikinci halkada!

Günün Fıkrası: Zeka testi!
Bir gün Ali, öğretmeni Ayşe Hanım'a giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:
- Sorun nedir Ali?
- Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.
İstek konusunda bilgi verilen müdür, Ali'ye bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Ali tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
- Söyle bakalım Ali: 3x4?
- On iki
- Peki 6x6?
- Otuz altı müdür bey
- Japonya'nın başkenti?
- Tokyo.
Ve test bir saat sürdü, Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda Ali'nin öğretmeni de soru sormak istedi. Ali ve müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı:
- İneklerde dört tane, bende iki tane olan nedir?
- Bacaklar öğretmenim!
- Doğru! peki; senin pantolonunun içinde olup, benim pantolonumun içinde olmayan nedir?
Müdür bu soruya çok şaşırdı.
- Cepler öğretmenim.
- Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir?
Velet tereddütsüz yanıt verdi:
- Afrika'dır öğretmenim.
- Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir?
Müdür gözleri fal taşı gibi açılmış tam konuşacakken Ali yanıtladı:
- Tırnak cilası.
- Peki. Bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir?
Müdür kulaklarına inanamıyordu.
- Yatak öğretmenim.
- Kadın vücudunda en nemli organ hangisidir?
- Dil öğretmenim.
Nefes nefese kalan müdür, testi bitirmeye karar verdi ve şöyle dedi: "Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan üniversiteye göndereceğim. Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim!"