Gecenin ilerleyen bir vaktiydi.

Her şey çok güzeldi.

Masadaki dostum, kulağıma eğilerek, "Herkes gerçeği öğrendi. Yazılacak ne varsa yazdın. Biraz dursan..." dedi.

Aslında çok da doğru söyledi.

27 yıllık meslek yaşamım boyunca yazdığım siyasi eleştirilerin daha fazlasını son 2,5 yılda bir siyasetçiye yazdık.

Bu durum, aslında bizden çok Zonguldak'ın talihsizliğiydi.

Sonra masadaki diğer dost, eğildi kulağıma, "Biraz dur, hata yapmalarına fırsat ver" dedi.

Ertesi gün bir başka dost, "Sen de yazmasan, bu olanlardan kimsenin haberi olmayacak" dedi.

Gazetecilik, toplum vicdanının sesidir.

Bu sesi; kimi gazeteci kısar, kimi bizim gibi yazar.

Gazeteci, gazeteciye, "Sen onu yazıyorsun, bunu niye yazmıyorsun?" demez.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyor ki:

"Basın, milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve irşatta, bir millete muhtaç olduğu fikri gıdayı vermekte, hulasa bir milletin hedefi saadet olan müşterek bir istikamette yürümesini teminde, basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep, bir rehberdir." (1922)

Atatürk böyle diyor, ama Atatürk sayesinde bugünlere gelenler, çıkarlarına ters düştüğünde basını susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ancak, hiç bir dönem, hiç bir güç, gerçekleri yazan basını susturamamıştır.

Bunun Zonguldak'ta da örnekleri mevcuttur.

Belli bir dönem içinde, belli zorluklar çekilmiş olabilir.

Bedeller ödenmiş, ödetilmiş olabilir.

Ama kazanan daima gerçekleri yazan basın kuruluşları ve gazeteciler olmuştur.

Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur!

Bizim mezarlıklarımızda ise, "Zonguldak Milletvekili" yoktur.

Aslında tüm mesele işte budur.

Nereye gömüleceğini bilmediğimiz kişiler, bu kentin geleceği hakkında karar veriyorlar.

Ve bizim susmamız isteniyor.

Ben sussam, vicdanım susmuyor.

Göz göre göre bu toprağın insanlarını yeraltında ölüme göndermek içimi acıtıyor.

Memleketimin taşını-toprağını çalıp, oradan kazandığı para ile üzerimizde baskı kurulmasını vicdanım kabul etmiyor.

Bu memleketin havasını, suyunu, toprağını, ahlakını kirletenlere değer verilmesi vicdanımı acıtıyor.

İnsanın kazandığı paradan çok, paranın kazandığı insanlarla (!) yaşamak zoruma gidiyor.

Kent merkezinde "işadamı" dediklerimize bakar mısınız?

Tefeciler, kaçakçılar, hazine arazisi işgalcileri, vergi kaçakçıları, kömür hırsızları...

Ne kaldı geriye?

Bu saydığımız isimlerden biri, bir gün eliyle bir büyük binayı işaret edip şöyle demişti:

"Zonguldak'ta kimin ne kadar çaldığını görmek çok kolay! Bak, en çok bunlar çalmış. Sonra hoca, sonra biz..."

Zonguldak'taki hırsızlarının özgüveni çok yüksek...

Kılıfları da istihdamdır.

Ve servetlerini ya başkalarının servetlerine el koyarak elde etmişlerdir.

Ya da devleti soyarak elde etmişlerdir.

Ve bu operasyonların arkasında her dönem bir bürokrat ve bir siyasetçi olur.

Ve bu hırsızların partisi yoktur.

Hangi parti iktidara gelirse, hemen o partiye geçerler.

Ve her dönem bu bürokratlar ve siyasetçiler çok dürüst (!) olmuşlardır.

Ve bu çirkin ilişkileri yazdığımız için hep biz kötü olmuşuzdur.

Biz kötü olalım, Zonguldak iyi olsun yeter!