1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü nedeniyle sembolik etkinlikler var.
Bitiyorum böyle sembolik kutlamalara.
Açıklamalara.
İnsan galiba yaşlanmayınca yaşlılığın ne olduğunu gerçekten anlayamayacak.
Sevgiye en ihtiyaç duyulan dönem çocukluktan sonra yaşlılık dönemi.
Ama hangi sevgi.
Kimin sevgisi.
Dün 85 yaşında bir dede kendini vurdu.
Yaşamını yitirdi.
85 yıl.
Hayatta o kadar yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ama ne olur da insan 85&[#]8217;inde kendi işini kendisi bitirebilir.
Hani yaş 35 olunca daha bir fazla düşünmeye başladım bu işleri.
Bende mi yaşlanıyorum?
Galiba bunu da kabul etmek gerekiyor.
Hazır sonbaharken bir garip oluyor insan.
Sokaklara bakın.
Koşan, cıvıl cıvıl çocuklar.
Gençler kız peşinde.
İş peşinde.
Canı sıkılan, gırgır yapan, hayata takılan ve takılmayan gençler.
Bir de caddeye çıktığınız da yaşlılara bakın.
Tek başına. Yalnız. Sitemkar ama sessiz.
Bir selam bile çok görülen, saygı gösterilmeyen yaşlılar.
Bizim millet bir alem.
Yaşlıya saygı diyince ayağa kalkan insanlar, iş uygulamaya gelince yoklar.
Herkes yaşlı diyince kendi yakınlarını görüyor sanırım.
Oysa o insanlar bir selama muhtaçlar kimi zaman.
Bir küçük ilgi ile bir tam gün yetinebilecek insanlar onlar.
Onlarla sohbet çok keyifli oluyor.
Görmüş, geçirmiş, bir bilen onlar.
Ama bizim zibidi gençlik takmış bu işleri!
Anasına babasına saygısı olmayan gençlikten sokaktaki elin yaşlısına saygı göstermesini nasıl bekleyebilirsiniz.
Yazı aceleye geldi.
Bu hüznü aslında çok yürek incitici kelimelerle anlatmak isterdim.
Ama durum bu.
Tablo kötü.
Bir sonbahar yaprağı gibi onlar.
Her biri sallanıyor.
Turuncu ve kahverengi onlar.
Kökleri sarı.
Suları çekilmiş yüzlerinden.
Kırılgan ve yalnızlar.
Allah yaşatırsa biz de öyle olacağız.
Bir de bu gözle bakın lütfen.
Bitiyorum böyle sembolik kutlamalara.
Açıklamalara.
İnsan galiba yaşlanmayınca yaşlılığın ne olduğunu gerçekten anlayamayacak.
Sevgiye en ihtiyaç duyulan dönem çocukluktan sonra yaşlılık dönemi.
Ama hangi sevgi.
Kimin sevgisi.
Dün 85 yaşında bir dede kendini vurdu.
Yaşamını yitirdi.
85 yıl.
Hayatta o kadar yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ama ne olur da insan 85&[#]8217;inde kendi işini kendisi bitirebilir.
Hani yaş 35 olunca daha bir fazla düşünmeye başladım bu işleri.
Bende mi yaşlanıyorum?
Galiba bunu da kabul etmek gerekiyor.
Hazır sonbaharken bir garip oluyor insan.
Sokaklara bakın.
Koşan, cıvıl cıvıl çocuklar.
Gençler kız peşinde.
İş peşinde.
Canı sıkılan, gırgır yapan, hayata takılan ve takılmayan gençler.
Bir de caddeye çıktığınız da yaşlılara bakın.
Tek başına. Yalnız. Sitemkar ama sessiz.
Bir selam bile çok görülen, saygı gösterilmeyen yaşlılar.
Bizim millet bir alem.
Yaşlıya saygı diyince ayağa kalkan insanlar, iş uygulamaya gelince yoklar.
Herkes yaşlı diyince kendi yakınlarını görüyor sanırım.
Oysa o insanlar bir selama muhtaçlar kimi zaman.
Bir küçük ilgi ile bir tam gün yetinebilecek insanlar onlar.
Onlarla sohbet çok keyifli oluyor.
Görmüş, geçirmiş, bir bilen onlar.
Ama bizim zibidi gençlik takmış bu işleri!
Anasına babasına saygısı olmayan gençlikten sokaktaki elin yaşlısına saygı göstermesini nasıl bekleyebilirsiniz.
Yazı aceleye geldi.
Bu hüznü aslında çok yürek incitici kelimelerle anlatmak isterdim.
Ama durum bu.
Tablo kötü.
Bir sonbahar yaprağı gibi onlar.
Her biri sallanıyor.
Turuncu ve kahverengi onlar.
Kökleri sarı.
Suları çekilmiş yüzlerinden.
Kırılgan ve yalnızlar.
Allah yaşatırsa biz de öyle olacağız.
Bir de bu gözle bakın lütfen.
Güne, mutlu ve umutlu baslayın...
Aydın Balekoğlu´dan bir yeni ileti;
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayati.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bugününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dün de bugün için yarın diyordu. ,
Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bugünü eline yüzüne bulaştırdı...
Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı. Ne yarın ne de dün!
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayati.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bugününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dün de bugün için yarın diyordu. ,
Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bugünü eline yüzüne bulaştırdı...
Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı. Ne yarın ne de dün!
Okur - medya ilişkisi
İnsanları elimizden geldiğince doğru bilgilendirme gibi bir görevimiz var.
Bunu kimse dayatmadı.
Biz istedik ve bu işi de en doğru ve mantıklı şekilde yapmaya özen gösteriyoruz.
Zorlanıyoruz.
Tıkandığımız zamanlar oluyor.
Ama çalışma şevkimizi kaybetmemeye özen gösteriyoruz.
Tarihe önemli notlar düşüyoruz.
Okur ne istiyor peki?
İstiyor ki yüreğinden geçenleri birileri yazıp çizsin.
Nefretini yazsın.
Sevgisini yazsın.
Gazeteciler bunları yaparken her zaman bir kırılma noktası olur.
Okur kimi zaman yazarın görüşüne katılmaz.
Bir manşet haberden farklı yorumlar çıkartır.
Okur gazeteciden kendi düşüncesini yansıtsın ister.
Tersi olursa bazen kızar.
Bu yüzden çok hassas bir iş yapıyoruz.
Medya dikkat edecek.
Özeleştiri mekanizmasını çalıştıracak.
Eski alışkanlıklar bırakılacak.
Ancak okur da aynı özveriyi gösterecek.
Taraf değil, objektif bakacak.
İnsanların mesleki ahlakları bireysel ahlaklarıyla çevrilidir.
Medya ne kadar sorumluysa okur da en az o kadar sorumlu.
Bu karşılıklı hoşgörü durumunun sağlıklı işleyebilmesi için biraz özveri gerekiyor.
Medya objektif olmalı.
Okur da aynı objektifliği sergilemeli.
Bunu kimse dayatmadı.
Biz istedik ve bu işi de en doğru ve mantıklı şekilde yapmaya özen gösteriyoruz.
Zorlanıyoruz.
Tıkandığımız zamanlar oluyor.
Ama çalışma şevkimizi kaybetmemeye özen gösteriyoruz.
Tarihe önemli notlar düşüyoruz.
Okur ne istiyor peki?
İstiyor ki yüreğinden geçenleri birileri yazıp çizsin.
Nefretini yazsın.
Sevgisini yazsın.
Gazeteciler bunları yaparken her zaman bir kırılma noktası olur.
Okur kimi zaman yazarın görüşüne katılmaz.
Bir manşet haberden farklı yorumlar çıkartır.
Okur gazeteciden kendi düşüncesini yansıtsın ister.
Tersi olursa bazen kızar.
Bu yüzden çok hassas bir iş yapıyoruz.
Medya dikkat edecek.
Özeleştiri mekanizmasını çalıştıracak.
Eski alışkanlıklar bırakılacak.
Ancak okur da aynı özveriyi gösterecek.
Taraf değil, objektif bakacak.
İnsanların mesleki ahlakları bireysel ahlaklarıyla çevrilidir.
Medya ne kadar sorumluysa okur da en az o kadar sorumlu.
Bu karşılıklı hoşgörü durumunun sağlıklı işleyebilmesi için biraz özveri gerekiyor.
Medya objektif olmalı.
Okur da aynı objektifliği sergilemeli.